Graham Reynolds: “Bir Bakıma Alfred Hitchcock ile İşbirliği Yapıyorum”

Son güncelleme:

Çok sayıda enstrümanla yakın temasa sahip Graham Reynolds’ın müzik kariyeri tür anlamında da inanılmaz geniş bir skalada seyrediyor: Golden Arm Trio ile kendi müziklerini üreten, Richard Linklater’ın filmlerine (A Scanner Darkly, Before Midnight) müzik besteleyen, tiyatro oyunlarından dans gösterilerine, operadan oda müziğine sayısız alanda notalarıyla arzı endam eden Reynolds’ın bir diğer tutkusu da sessiz sinema dönemi filmlerin müziğini icra etmek.

Reynolds bu defa da Alfred Hitchcock ile buluştu: Usta yönetmenin sessiz sinema dönemine tekabül eden sayılı eserlerinden olan, sinema tarihini de gizli gizli şekillendiren The Lodger‘ın müzikleri Reynolds’un dokunuşuyla yeni baştan yaratıldı. Bu cuma (2 Ekim) bütün formatıyla dijital platformlarda karşımıza çıkacak (ve şimdiden 4 parçası paylaşılan) albümü önden dinledik, ardından Reynolds ile meselenin aslı astarını masaya yatırdık.

Film müziği bestekarlığından görüntü-ses ilişkisine, sanatsal işbirliklerinin doğasından pandemi gündemine çok sayıda konuyu irdelediğimiz keyifli bir söyleşi oldu. Sizin de keyif almanız dileğiyle…

Röportajın özgün İngilizce dökümü için: Tık.

Selam Graham, nasılsın?

İyilik, senden? Saat kaç orda?

İdare ediyorum. Akşamın yedisi. Senin orada sabah olsa gerek? Austin, Texas’tasın değil mi?

Evet. Sabah 11 burada.

Yani gününü benimle açtın sayılır.

(gülüyor) Çok erken uyanıyorum bu aralar. Haftanın geri kalanı boyunca yeni bir albümün kayıtlarıyla uğraşacağız, haliyle bu süreyi onlarla uğraşarak geçireceğim.

Bu röportajı kabul ettiğin için teşekkür ederim.

Beni ağırladığın için ben teşekkür ederim.

İlk olarak şu anki pandemiyi nasıl geçirdiğini sorayım. Nasıl gidiyor, keyifler nasıl?

Kendi özelimde konuşacak olursam iyi gidiyor. Stüdyom evimin bitişiğinde, o yüzden burada çalışmayı sürdürüyorum, çok şükür işler de geldikçe geliyor, meşgul oluyorum hep. Normalde stüdyomda çalışan insanlar evlerinden çalışıyorlar, hala ihtiyacım olduğunda yardım ediyorlar yani. Daha iyi odaklanıyorum bu süreçte, bu güzel bir şey. Şu an yaşananlar insanları kötü etkiledi, ama benim için işler yolunda.

Bana kalırsa bu zamanlarda meşgul kalabilmek güzel şey.

Kesinlikle. Senin durumlar nasıl, meşgul müsün?

İyiyim genel anlamda. Sitenin editoryal işleriyle uğraşıyorum, bu da beni baya meşgul kılıyor. Sinema üstüne bir site de var yürüttüğüm, iki siteyle birden uğraşmak insanı baya aktif kılıyor neyse ki.

İyiymiş.

Cuma günü yayınlanacak son albümün The Lodger için seni kutlarım. Dinledim ve Alfred Hitchcock’un filminin müziklerine getirdiğin bu yeni yoruma bayıldım. Baya güçlü bir iş olmuş. Halihazırda nice soundtrack çalışması yaptın bugüne dek, ancak sessiz sinema dönemine özel bir ilgin var gibi görünüyor. Battleship Potemkin, Nosferatu, Metropolis gibi nice klasiğin müziğini icra etmişliğin var.

Teşekkür ederim. Evet. Hatta filmlere beste yapmayı sessiz filmler sayesinde öğrendim. Kariyerimin başında bestelediğim bütün uzun metraj filmler sessizdi. Alamo Drafthouse adlı, burada kurulmuş bir sinema salonu zinciri var. Alamo’dan Tim (League) benden Battleship Potenkin’in film müziğini icra etmemi rica etti. Bunun önce sadece birtakım deneysel kısa filmlere müzik bestelemiştim, özgün müziğim oldukça azdı. Bu sayede yeni filmlere müzik bestelemeye başlamadan evvel bol bol alıştırma yapma imkanım oldu. Bu süreci çok kolaylaştıran bir diğer şey de Battleship Potemkin’in 2 saate yakın bir süresi olmasıydı. Bu da o süre kadar müzik demek oluyor. Güncel tarihli uzun metrajlarda ise çok daha az müzik bestelemem yeterliydi, “Aa,” dedim, “bu çok daha kolaymış”.

Malum sessiz filmler de müziksiz olmaz, seyircinin mutlak sessizlik sonucu rahatsız olmaması için bütün film boyunca arka planda olması gerekir…

Aynen. Anlatının, duyguların, bilginin ve seyirciye söylemek istediğin ne varsa onun taşıyıcısıdır müzikler. Bunlar filmin görüntüsüne dahil olmayabilir veya tam da görüntü yoluyla sağlanan şeylerdir. Elinde başka hiçbir şey olmaz: Diyalog olmadan, ses efekti olmadan, ortam sesi olmadan müzik filmde çok daha kritik bir role sahiptir.

Şimdi de -zannımca yeterince takdir görmeyen- bir Hitchcock filminin müziklerini yeniden düşlediğin bir albümle karşımızdasın. Bu proje nasıl ortaya çıktı?

Bu projenin siparişini buradaki bir konser mekanı olan Paramount verdi. Los Angeles’taki meşhur film stüdyosuyla karışmasın, bahsettiğim Austin’deki bir işletme. Daha önce de sessiz filmlere müzik yaptığımı bildiklerinden bana ulaştılar ve böylece ilerledik. Müziklerin canlı performans galasını bundan birkaç yıl evvel yaptık. Canlı performans sicilim hayli kabarık ve yaptığım her şey bir albüme dönüşmüyor. (Albümün dağıtımını üstlenen) Fire Records ile bir süredir konuşuyorduk. South by Southwest Festivali’ne geliyor, “Bir albüm yapalım,” diyorlardı, bu albüme nasipmiş.

Sinemaya sevgi beslediğin aşikar. The Lodger senin için özel bir yere sahip mi peki? Sinema tarihinde önemli bir yapıt olsa da yeterince bu özelliğiyle tanınmıyor, en azından film müziği hazırladığın diğer sessiz sinema örnekleriyle kıyaslayınca.

Evet. Nosferatu’yu, Potemkin’i herkes biliyor, hakkında ders işliyorlar falan, ancak Hitchcock’a baktığımızda sadece yaşamının sonraki kısmında yaptığı filmler ders konusu oluyor.

Benim için heyecan verici olan şey, sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri olan Hitchcock’un cevherini daha ilk filmlerinde bile görebiliyor olman. Ben de bir bakıma Alfred Hitchcock ile işbirliği yapıyorum böylelikle. Öyle bir yaratıcı zihnin içine girebilmek ilham verici.

The Lodger filmine müziklerinle getirdiğin yorum kaçınılmaz biçimde filmin ilk soundtrack’inden daha modern. Yaratmak istediğin bu tınıyı nasıl yaklaşımlarla ele aldın?

Canlı olmayan performanslarda kullanılan film müziği programlarından yararlandım. Hem bilgisayarda çok vakit geçiriyor hem de odamdaki akustik enstrümanları kurcalıyorum. Esasında film müziği bestekarları için geliştirilen bilgisayar programları pek sık canlı performansta kullanılmaz. Bense bu programları canlı bir yaylılar orkestrası ile birleştirip buradan yola koyuldum.

Bence albüm oldukça akıcı seyrediyor, enstrüman dokusu da anlatıyı tamamlıyor. Müziğini dinlediğimde filmi karşımda görebiliyorum.

Teşekkür ederim.

Filmi ise daha dün izleyebildim. Geç olsun güç olmasın, sevdim de. Filmin 2012’de çıkan restore edilmiş versiyonunu izledin mi bilmiyorum, ama orada filmin müziğine enteresan bir ilave yapmışlar. (Bence enteresan en azından.) Restorasyonda güncellenen soundtrack, içinde sözlere sahip iki şarkı da barındırıyor. Bu da bir sessiz sinema örneği için tarihsel anlamda çok aykırı bir tercih. Bu durum hakkında ne düşünüyorsun?

Çetrefilli bir mesele bu, zira kendi müziğimi inşa ederken filmin şarkılı versiyonunu izlememiştim. Bilhassa film müziklerine getirilen diğer yorumlara bakmadım, o yüzden dediğin şarkıları da dinlemedim.

Klasik bir sessiz filme modern müzikler inşa ederken evvela büyük bir seçim yapman gerekir: 1920’lerde de çalınabilirmiş gibi tınlayan, filmle eşleşen müzikler mi yapmak istiyorsun; yoksa modern durup da filmle başka şekillerde eşleşen bir şey mi ortaya çıkaracaksın? İki seçeneğin de kendince güçlü yönleri var. Müzikleri zaman dilimiyle eşleştirirsen filmin bir parçası izlenimi vereceklerinden şüphe duymazsın, eserinin filmle iyi konuşacağını bilirsin.

Bu endişeyi taşımamanın iyi yanı film yapıldığından bu yana aradan geçen 100 yılda geliştirilen bütün yeniliklerden yararlanabilmek, bu kelime dağarcığını müziğe yedirip filmle nasıl uyuşacağına bakmak, bir bakıma filmi 21. yüzyıla taşıyabilmek. Heyecan verici bir şey bu tabii, ancak aynı zamanda tehlikeli de çünkü yanlış bir adım atmak veya doğru tınlamayan bir şey yaratmak çok kolay. Ne de olsa belli bir tını yakalıyorsun ve bu tını 1980’lerden bir şeyi andırabiliyor. İzlediğin filmin ise 1980’lerde geçmediği belli, bu da bir izleyici olan seninle aranıza mesafe koyabiliyor. Sana kötü, yahut filmin vermek istediğinden farklı bilgiler sunabiliyor. Hassas bir mesele anlayacağın. Bahsettiğin şarkıları duymak isterim ama şimdiden hem cesur hem de riskli bir tercih olduğu tahmin edebiliyorum.

Hala bu konuda ne hissettiğime emin değilim. (gülüşmeler) Keşke ben hazırlasaydım dediğin film müzikleri var mı peki? Sessiz olur, modern dönem filmi olur…

Çok var elbette! Lech Jankowski’nin Quay Kardeşler filmi Institute Benjamenta için yaptığı müzikleri seviyorum, heyecan verici geliyor. David Shire’ın bir sürü çalışması da listemde: The Taking of Pelham One Two Three, The Conversation… Mica Levi’nin müziklerini bestelemek de hoş olabilirdi. Bir de -adı nasıl telaffuz ediliyor bilmiyorum- Joker’in müziklerini yapan bestekar var. (Hildur Gudnadóttir) Harika bir iş başardı. 

Sessiz filmlere gelecek olursak, bugüne dek çok fazla bu tarz çalışmam oldu. Kimisinin kaydını da kısmen yaptık. Bunlarla uğraşıyorken bu alana derinlemesine girdik. Bazı çalışmalarıma geri dönüp daha da derine inmek isterim. Battleship Potemkin’e baya vaktimi ayırdım mesela, belki bir gün tam sürüm bir stüdyo albümünü de kaydederim.

Bestekarlık kariyerin boyunca çeşitli alanlarda eserler ürettin: Senfoniler, operalar, oda müziği olsun; film, tiyatro ve dans gösterileri için hazırladığın müzikler olsun… Bunlar arasında bilhassa kendini adamayı sevdiğin bir tür var mı, yoksa akışına mı bırakıyorsun?

Benim için ne kadar fazla çeşit olursa o kadar iyi. Yaptığım bir sonraki şeyin son yaptığımla alakası olmasın istiyorum. Beni heyecanlı ve alakadar kılan şey bu. Biliyorsun, kimisi de en iyi eserlerini sabit bir estetiğe odaklanarak üretiyor, onlara has olan bir sound paletine bağlı kalıyorlar. Bunu yapanları çok takdir ediyorum, ancak benim yaptığım şey bunun tam tersi nitelikte. Her şeyden biraz yapmaya, her yöne gidebilecek deneyler uygulamaya çalışıyorum. Başkalarıyla işbirliği yapmanın da bu yönünü seviyorum; film, tiyatro ya da dans müziği fark etmeksizin hepsi beni belki de kendi başıma gitmeyeceğim bir doğrultuda sürüklüyor.

Dediğin gibi hem film müzikleri yarattın hem de kendi müziklerini, bu da aklıma geçtiğimiz aylarda Paul Haslinger ile yaptığım söyleşiyi getirdi. O da iki alanda birden eser üretti, biliyorsun. Kendisine bu iki pratik arasında nasıl farklar olduğunu sormuştum. Başkasının eseri için müzik üretirken önünde belli kısıtlamalar olduğunu, bunun da hem sınırlayıcı hem de özgürleştirici olabildiğini ifade etmişti. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Paul’un dediğine oldukça katılıyorum. Geniş bir spektrum var burada. Ya öyledir ya böyle diye bir şey yok benim için, her işbirliği farklı gelişiyor. Kaldı ki bir bakıma yaptığım her şeyin içinde işbirliği var, bu bir solo performans olsa bile. Bir odada tek başıma olsam, karşımda seyirci olmasa bile o anki icramı etkileyen birileri var. Eğer bir punk rock kulübünde kitlelerin karşısındaysam çaldığım şey bir oda müziği konseri gibi narin, sessiz, yavaş olmayacak. Haliyle seyirci de bir bakıma işbirlikçim oluyor.

Bir filmde, televizyon dizisinde veya dans gösterisinde emek vermemin farkı ise müziğin son halinin ne zaman hazır olduğuna karar vermemem. Kendi müziğimi yapıyor, bir albüm hazırlıyor veya bir gruba performansta önderlik ediyorken çıkıp ‘Parça işte şimdi bitti,’ diyebiliyorum. Filmde ise son söz yönetmene ait. Çok farklı bir pozisyon bu, özgürleştirici yanı ise bir eserin ne zaman seyirci için hazır olduğunu bilme sorumluluğunu omuzlarımdan alması. Elbette aynı zamanda son estetik kararları verme yetkimi elimden alıyor bu durum. İki senaryoyu da seviyorum açıkçası.

Gelecek için planların neler? Başta yeni bir albüm üstünde çalıştığını söyledin, ama bu olurken müzik endüstrisi de büyük değişimlerden geçiyor. Bu yepyeni olaylar dizisine yönelik ne gibi planların var? Canlı yayında konser vermek gibi düşüncelerin var mı?

Güzel soru. Bunu çözmeye uğraşıyoruz hala. Bana canlı yayın konserleri pek ideal gelmiyor açıkçası. Kimisi için sahiden işe yarıyor tabi, ama sorun şu ki ekranlara her şeyi sığdırabilirsin. Austin’de seyirciler karşısında konser verecek olsam insanlar ben ve o gece Austin’de başka kim çalıyorsa onlar arasında tercih yapacak, hepsi o kadar. Heyhat internette konser verecek olsam isteyen onun yerine bir Duke Ellington konseri de izleyebilir, Leonard Bernstein’i de, Stevie Wonder’ı da… Çok farklı bir durum cidden ve malum, canlı müzik üretmenin temel taşlarından birini, seyirciyle olan etkileşimi sunamıyor. 

Esas odaklandığım şey yalnızlık halinde daha güçlü olan seçenek, yani stüdyoda kaydettiğim müzik. Bu ikisi benim için farklı sanat formları: Canlı performansı tiyatroya, kaydedilmiş performansı sinemaya benzetiyorum. Canlı olmayan bir tiyatroyu ise tahayyül etmesi zor geliyor. İnsanlar bir şeyler deniyor, ancak sonuç o kadar televizyona benziyor ki artık tiyatro olup olmadığını sorgulamaya başlıyorsun. O yüzden daha ziyade stüdyodaki projelerime odaklanmış durumdayım.

Ne demek istediğini anlıyorum. Umarım yakında normale dönebiliriz.

Yani, dönersek İstanbul’a gelmeyi de çok isterim!

Umarım. Umarım orada görüşürüz!