MGMT ile Söyleşi: “Sanırım Rüya Görüyorum”

Son güncelleme:

Andrew Van Wyngarden ile Ben Goldwasser’ın var ettiği biricik ekip MGMT, üstüne düşüncelerimizi de yazdığımız beşinci albümleri Loss of Life‘ı geçtiğimiz günlerde yayımladı. Röportaj talebime olumlu döndüklerinde ise önce bir rüyada olduğumu düşündüm, ardından iş gerçekliğe kavuştu ve birlikte Zoom’a oturduk. Ortaya çıkan sohbetin dökümü hemen aşağıda.

Nasılsınız, keyifler yerinde mi?

Andrew: İyiyiz. Neredesin sen?

İstanbul’dayım.

Andrew: Güzel.

Bugün burada buluşmamızın başlıca bahanesi yeni albümünüz Loss of Life elbette. Bu albümdeki şarkılar içinden üretmesi en kolay ve en zor iki parçayı seçseniz bunlar hangileri olurdu?

Ben: En kolayı için “I Wish I Was Joking” diyebilirim sanırım. Çalışırken bütün taşların hızlıca yerine oturduğu ilk şarkı o oldu.

Andrew: Evet, çabucak halloldu.

Ben: Üstüne hızlıca bir şeyler ilave ettik, sonuç da tatmin etti. Pek bir şey değiştirmemize gerek kalmadı.

En zor şarkı hangisiydi?

Andrew: “Dancing in Babylon” olsa gerek, zira şarkının nasıl bir şekle kavuşmak istediğini çözmemiz biraz zaman aldı. Albümün çoğu bitene dek de kafamızda pek bir yere oturmadı. Bir noktada nereye ait olduğunu çözmeye başladık.

Duyduğuma göre “Bubblegum Dog” Little Dark Age döneminde ortaya çıkmış.

Ben: Doğru, o günlerde başlamıştık yazmaya.

Sonradan büyük bir dönüşümden geçti mi?

Ben: Evet, çok değişti. Birkaç farklı versiyon üstünde çalıştık, ama bir türlü içimize sinmedi. Nasıl bir şarkı olacağına çok emin değildik. Melodi ve akor progresyonu aşağı yukarı uzun süre aynı kalmıştı. Albüm üstünde çalıştığımız bir provada ise bütün şarkıyı parçalarına ayırdık. Oracıkta imha edip geri birleştirdik. İşte o zaman eğlenceli bir hâl almaya başladı.

Bu albümün yaratım sürecinden aklınıza gelen çok eğlenceli iki anıyı aktarabilir misiniz?

Andrew: Birçok güzel an vardı. Bunlardan biri, albümde yer alan neredeyse herkesin tekrar tekrar uğrayıp gittiği büyük grup provası. Yazın son günlerinde, New York’un merkeze uzak bir noktasında, tabiata yakın çok güzel bir konumda yaşandı bu olay. Birçok çalışma noktası kurmuştuk; ayrıca birlikte yemeğe oturuyor, basket oynuyor, minik ciplere binip ortalıkta tur atıyorduk. Yarattığımız bu aile enerjisinin albümdeki birçok şarkıya sirayet ettiğini düşünüyorum.

Davul ve perdesiz bas çalmaya bayılıyorum. Her zaman çalmadığım enstrümanları kurcalamak eğlenceli oluyor. Bu albümde de böyle bolca deneyimim oldu.

Ben: Ben de “Bubblegum Dog”un gitar solosu üstünde çalışırken çok eğlendim. Şarkı üstünde çalışmaya başladığımızda bizimle konserlerde de çalan James Richardson yanımızdaydı. İkimiz albümü şekillendiren, New York taşrasına kurduğumuz stüdyonun kontrol odasındaydık. Bir gitar solosunu nota nota çıkarmayı ilk kez orada deneyimledim. Çok komikti; birlikte olabilecek en saçma fikirleri buluyor ve ortaya çıkardıklarımızı bir bütünlüğe ulaştırmanın, şarkıyı mümkün olduğunca destansı tınlatmanın yollarını arıyorduk. 

İkiniz de birden çok enstrüman çalıyorsunuz. Koleksiyonunuzda yer alan enstrümanlar içinde tatlı bir ucubelik taşıyan en kendine özgü şey nedir sizce?

Ben: Fenix adlı bir synthesizer’ım var. Tamamen tek bir Hollandalı adamın eseri. Yıllardır elimde, ilk satın aldığımda kendisine ulaşabilmek için bekleme listesine girmen gerekiyordu. Bugünkü kadar rahat erişemiyordun. Eşsiz bir şey, bendeki ise bazı açılardan bozuk çalışıyor. Tamir etmeyi öğrenmem gerekti. Sanırım hâlâ pek de olması gerektiği gibi çalışmıyor, ama havalı tınlıyor. Ben de bu hâliyle bıraktım artık.

Belki de tam olarak doğru çalışmadığı için ellerinde bu kadar havalı olmuştur.

Ben: Evet, kesinlikle. (gülüyor) Başka hiçbir türlü elde edemeyeceğim çılgın sesler üretiyor.

Ya sen, Andrew?

Andrew: Birçok gitarım var, çok da eşsiz ya da özel sayılmazlar; ancak bazen sırf yeni bir gitar almak bile harika hissettiriyor. Yepyeni bir enstrümandan şarkılar üretiyorsun sonuçta, başlı başına heyecanlı bir olay. Kendine özgü enstrümanlar konusunda daha çok başka insanlardan bulduğum özel şeyleri çalıyorum. Daha önce bahsettiğim, yeni albümün doğduğu New York’taki prova süreci esnasında ilk kez glasharmonika çalma şansım oldu. Kendi çevresinde dönen cam parçalarından oluşan bir mekanizma. Çalması çok zordu, yalan yok. Bir süre sonra çözdüm ama.

Bir de ağaç çanı çaldım, her biri farklı kromatik notalar çalan bir çanlar dizisinden oluşuyor. “Phradie’s Song”da duyabilirsin kendisi. Çok eğlenceli bir deneyimdi, sesleri kendisini döverek çıkarıyorsun çünkü. Her seferinde sert darbeler indirmen gerekiyor. Zarif, büyüleyici sesler çıkarıyor; ama bunu gerçekleştirmen için biraz şiddet uygulaman lazım.

Christine and the Queens düeti “Dancing in Babylon”u da konuşmak istiyorum. Yakın zamandaki röportajlarınızda konusu sık sık açılmış. Benim dikkatimi ise özellikle videosu çekti, zira efsanevi John Cameron Mitchell’ı izleme şansı sunuyor bizlere. O ekip o video için tam olarak nasıl bir araya geldi? 

Ben: Sanırım Chris’in tanıdığı birinin onunla irtibatı vardı ya da ortak bir projede çalışıyorlardı. Son dakikada yaşandı her şey. Videoyu çekmemize iki ya da üç gün kalmıştı. Kendisiyle temasa geçtik ve anında çok istekli yaklaştı. Tatlı bir mizacı vardı süreç boyunca. O videoda çokça doğaçlama da yaşandı. İşler nasıl gelişecek diye seyre koyulduk. Chris ile ikisi oracıkta uydurdukları, harika kareogrofiler içeren hareket ortaya koydular.

Güzel video kesinlikle. Şahsen müzik videosu kültürünün yeterince takdir edilmediğini hissediyorum. Sizin videolarınız ise daima ilgi çekici. Kendi kataloğunuzdaki videolar içinde bir favoriniz var mı?

Andrew: Bir video seçmek zor. Ama “Your Life is a Lie” videosuna hep özel bir sevgi beslemişimdir. Harika bir eser bence. Kurgusal açıdan da… Sanırım 16mm kamera ile çekilmişti. Her bir shot’taki obje ve insanların kadraja özenle yerleştirilmiş olması gerekiyordu. Dahiyâne bir video olduğunu düşünüyorum. Yeni çıkan “Nothing to Declare” videosu da çok hoşuma gidiyor, video kataloğumuz içinde başka hiçbir şeye benzemiyor çünkü. Senin favorin nedir Ben?

Ben: Bilemedim. En sevdiğim video mu bilmiyorum, ama çekimlerden aklımdan kalan anılar içinde bir favorim var; o da “Flash Delirium”un videosu. Aşırı kaotik bir çekim tecrübesiydi, çok fazla şey olup bitiyordu. Bir noktada baştan aşağı kayganlaştırıcıyla kaplandım, çünkü videoda biri boynumdaki delikten yılan balığı çıkarıyordu. Bu şekilde harika bir takım elbiseyi mahvettim.

Çok rock’n’roll bir histi.

Videolarınızdan herhangi birinin çekimleri esnasında büyük bir kaza yaşandığı oldu mu? 

Andrew: Sakatlık anlamında sanırım bir şey yaşanmadı. Geçtiğimiz güz gerçekleşen “Bubblegum Dog” video çekiminde ufak bir hadise yaşandı ama. Köpek kostümü giyen kişi o köpek maskesini iki ya da üç gün boyunca taktı. Karakterin içine çok girmişti ve neredeyse hiç çıkarmadı kafasından. Sonra slime içeren o sahneyi çekmeye geldi sıra. Odun hamuru falan içeren soğuk, pembe renkli bir slime hazırlanmıştı. Çok fazla oyuncu içeren bir sahne olduğu için en fazla iki çekimde halletmemiz gerekiyordu. İlk çekim esnasında slime yerinden fışkırıp köpek maskesinin içine, doğrudan oyuncunun gözüne girdi. Gıkını çıkarmadı, bize haber de vermedi. Hem o sahnenin hem de çekimin kalanına o şekilde tahammül etti.

Bir doktora göründü çekimden sonra, “Sağ gözüm görmüyor!” diye… Bir şeyi olmadığı ortaya çıktı, ama kesinlikle korkutucu bir durumdu. Kendini adamış bir oyuncuydu diyebilirim.

Bu garip bir soru olabilir, ama sık sık rüya görür müsünüz? Canlı rüyalar mı olurlar?

Ben: Çoğu zaman rüyalarımı hatırlamam, ama son zamanlarda hatırladığım rüyalarımın hepsinde bir treni yakalamak, şehirde bir yerden bir yere ulaşmak gibi amaçlarla yola çıkıp kendimi imkânsız seyahat lojistikleri içinde buluyorum. Ya böyle rüyalar oluyor, ya da garip mimarilere sahip gizli odalar içeren evlerin içinde bulunuyorum. Bir anlamı olsa gerek.

Andrew: Sanırım rüya görüyorum. Düzenli olarak çok yoğun rüyalarım oluyor, uyandıktan hemen sonra oturup düşüncelerimi organize edersem hatırlıyorum. Bir yandan da büyük bir seyahat anksiyetem var. Başka bir sürü çılgın şey yaşanırken eşzamanlı turnede olduğum, bir uçuşa geciktiğim veya bavul toparladığım bolca rüya görüyorum. Bazen havaalanı içinde koşturuyor oluyorum. Aptalca rüyalar işte.

Son zamanlarda bolca nükleer kıyamet rüyası da görür oldum, onlar pek hoşuma gitmiyor. (gülüyor) Berbat bir durum.

Şarkılarınız eşliğinde delirmek, ne anlama gelebilecekleri üstüne yorumlar üretmek çok kolay. Elbette bu yorumların hiçbirinin varolmasında sorun yok. İnsanlar sanatı istedikleri şekilde takdir edebilir. Ama bütün bunlar içinde hiç size “Vay be, hiç böyle düşünmemiştim” dedirten çılgın teoriler çıkıyor mu?

Ben: Çok çılgın teoriler gördüğümüz oldu. Dediğine de katılıyorum, bir şarkı herkeste her şeyi anlatıyor olabilir.

Andrew: Benim de çokça gördüğüm bir şey. Bir bakıyorum biri Reddit’te şarkımızın sözlerini parçalarına ayırmış, makale formatında didik inceliyor. (gülüşmeler) Bazen bunları okuduktan sonra “Haklılar, sahiden tam olarak bu yaşandı!” diyebiliyorum. Çünkü baktığında bilinçaltımızdan bazı parçalar da şarkı sözlerine akıyor. Bazen de dışarıdan biri kendi bakış açısını sunuyor, “Burada yaşanan şey bu,” diyor. Birden fazla kez bu açıklamaların gerçeğe hayli uyduğu oldu. İlginç bir durum kesinlikle.

Henüz bu albüme eşlik edecek bir turne ya da konser duyurmadınız. Bu da özellikle başka birçok sanatçının pandemide yaşananlar sonrası konserlere dönmeye ne kadar hevesli olduğunu düşününce kesinlikle ilginç bir durum. Kaldı ki ikiniz konu müzik olunca daima kariyer değil, eğlence odaklı bir yaklaşıma sahiptiniz. Sizce de eğlenceyi bir öncelik olarak benimsemeniz, hâlâ iki özgür ruh olarak yeni şeyler üretiyor olmanızın önemli bir nedeni mi?

Ben: Bilmem. Baktığında pandemiden çıkıp bu albümü yapmaya koyulduğumuzda artık bir plak şirketinde değildik. Bence bu sayede bir şeyleri kendi zaman kavrayışımızla üretme ve meselenin “iş” yönünü, albüm bittikten sonra ne yapacağımızı fazla dert etmeme imkânımız oldu. 

Yaptığımız şey kendimizi tümüyle sürecin akıntılarına teslim etmekti. Konser vermenin hoşumuza giden yanları var. Turneye çıkmanın ise hoşumuza gitmeyen bazı unsurları… Bence bu büyük sorumluluğun kafamızı meşgul etmemesi, anında çıkıp bu müziği sonsuza dek promote etmek zorunda olmamak güzel bir his. Sadece albümün var olmasına müsaade edip insanların nasıl tepki verdiğini gözlemliyoruz.

Andrew: Bence bu mesele kariyerimizin nasıl geliştiğiyle ilgili. Birçok açıdan sihirli bir tesadüfler silsilesiyle yollarda kaldık diyebilirim. Kendi reklamımızı nasıl yapacağımız, nasıl bir kariyer inşa edeceğimiz üstüneyse asla ortak bir görümüz olmadı. Günümüzde müzik yapımının ve bir sanatçı olmanın getirdiği başlıca beklentiler herkes için fazlasıyla önemli; oysa bunlar asla bizi çok rahat hissettiren şeyler olmadı. Bence grubun nasıl ortaya çıktığını da göz önünde bulundurunca müzik yaptığımız her sefer tüm mesele kendimizi olabildiğince doğru ifade etmek oluyor. Hesaplı hareketlere girişmiyor, kariyerimizi ilerletip daha popüler olmaya çalışmıyoruz. Öyle şeylerde hiç gözümüz yok. Bu da bir anlamda bizim için daha uzun süren bir kariyeri mümkün kılmış olabilir.

Çoğu zaman rüyalarımı hatırlamam, ama son zamanlarda hatırladığım rüyalarımın hepsinde bir treni yakalamak, şehirde bir yerden bir yere ulaşmak gibi amaçlarla yola çıkıp kendimi imkânsız seyahat lojistikleri içinde buluyorum. Ya böyle rüyalar oluyor, ya da garip mimarilere sahip gizli odalar içeren evlerin içinde bulunuyorum. Bir anlamı olsa gerek.

Ben Goldwasser

Sıra küçük bir oyunda: Müzik dinleme platformunuzda dinlediğiniz son üç şarkıyı benimle paylaşabilir misiniz?

Andrew: Bakalım. Hemen kontrol ediyorum. Nereden bakıyorduk ya?

Ben: Ben en son dinlediğimi biliyorum: Kid Spatula’nın Full Sunken Breaks albümü. Tüm albümü baştan sona dinliyordum. Bilir misin onu, Andrew?

Andrew: Çıkaramadım.

Ben: Ya sen Deniz?

Bilirim ve bayılırım.

Ben: Çok komik bir albüm. “Jar Jar Binx” adlı bir şarkı var, ona bayılıyorum.

Andrew: Benim dinleme geçmişi karmakarışık bir durumda, çünkü platformu sık sık sanatçılara ve dinlenme sayılarına bakmak için kullanıyorum. En çok dinlendikleri şehirleri falan kontrol ediyorum. Bazen müzik dinlemekten çok bunu yapıyorum. Aradığım şeylerin çoğu da bu amaca hizmet ediyor.

Neler dinlediğimi biliyorum ama, çok komik… İlki “Happy Birthday”, bildiğimiz klasik doğum günü kutlama şarkısı. İkincisi Air’den “Don’t Be Light” adlı bir şarkı. Şarkıyı miksleyen kişi üstüne konuşuyorduk bir arkadaşımla. Vikipedisine bakarken bir Air şarkısı üstünde de çalıştığını gördüm. Gidip dinledim ve harika bir parça. 10 000 Hz Legend albümlerinde yer alıyor. Son olarak da Joanna Newsom’ı aratmıştım, ama müziği Spotify’da yokmuş. Bir şarkısı var sadece. Bu da çok sinirimi bozdu. Üniversite yıllarımda The Milk-Eyed Mender albümüne bayılırdım, ondan birkaç şarkı dinlemek istedim; ama onun yerine YouTube’u açmam gerekti. Araba kullanıyordum, ikide bir çok yüksek sesle bir alerji ilacı reklamı başlıyordu. Asap bozucuydu.

Bu arada “Happy Birthday”in orada olmasının sebebi iki yaşındaki kızım. Şu sıralar en sevdiği şarkı o.

Tatlı bir açıklama oldu. Son soruma geldik. Diyelim ki bundan 100 yıl sonra müzisyenlerin anısını onurlandıran bir tema parkındayız. Elbette MGMT’nin burada kendine ait bir köşesi var, üstünde de şarkı sözlerinizden biri yazıyor. Hangisi yazsın isterdiniz?

Andrew: Muhtemelen “Kids”teki şu söz: “Control yourself, take only what you need from it.” 

Güzel olabilirdi. Sen hangi sözü isterdin Ben?

Ben: Bilmem. Andrew iyi bir şey seçti. Daha iyisini bulabilir miyim bilmiyorum.

Andrew: “When You Die”dan “Go f.ck yourself” nasıl? O da güzel durabilir.

O şarkının birçok dizesi güzel durur aslında.

Andrew: Aynen. (gülüyor)

MGMT’nin resmi sitesine şuradan göz atabilirsiniz.