Ağaçkakan: “Yaptığım İşin Benden Bağımsız Olmasını İstiyorum”

Son güncelleme:

Burkay Yalnız, namıdiğer Ağaçkakan yerli rap sahnesinin nevi şahsına münhasır isimlerinden. Kendisi bu seneyi üretken geçirdi, yeni albümünü pişirirken bir yandan da bu yeni seçkiyi müjdeleyen teklileri birbiri ardına patlattı. Tabi 2020 de gereğinden uzun süren bir yıldı, bekleyiş uzadıkça uzadı. Evvela “989” yayınlandı, derken evlere kapandık, çok geçmeden Burkay albüme dair önemli gelişmeleri aktardı: 21 şarkılık devasa bir proje bekliyordu bizi.

Takip eden aylarda yayınlanan “Gidince Görücez”, “Hayret Bir Şey” ve “2019 da Berbat Bir Yıldı” teklilerinin ardından yeni albüm Kendiliğinden sonunda dijital ortamda arzı endam etti. Dinleyene hayli klostrofobik, yoğun ve etkileyici bir deneyim sunan bu albümün senenin en özel işlerinden biri olduğu kanaatine vardık. Sonra da hikayesini bizzat yaratıcısından dinledik ve dolu dolu, oldukça aydınlatıcı bir sohbete imza attık.

Aşağıda okuyacağınız röportaj öncelikle Kendiliğinden‘in hikayesi. Kimi vakitler ise içinden geçtiğimiz absürt zamanların haletiruhiyesine Ağaçkakan’ın perspektifinden tutulmuş bir ayna. Kendisiyle yeri geldik güldük, yeri geldik kara kara düşündük. Keyifli okumalar dileriz.

Pandemi günlerinin nasıl geçtiğini, keyiflerin nasıl olduğunu sorayım öncelikle.

Elimden geldiğince iyi olmaya çalışıyorum. Bana kıyasla çok daha kötü durumda olanlar olduğunu bildiğimden şikayet etmemeye çalışıyorum. Rutinlerimde gözle görülür bir değişiklik olmadı, önceden çok da hayatımda yer kaplamayan video oyunlarına verdim kendimi. Daha geriye gidecek olursak, albümle uğraştım pandeminin büyük bir kısmında. İlk yasaklar başladığında Eskişehir’deydim ve orada kalmak durumunda kaldım sanırım beş altı ay kadar. Orada işler İstanbul’daki kadar kaotik değildi, okullar da kapandığından hayalet kente döndü görece Eskişehir, sakin sakin geçti.

Yeni albüm Kendiliğinden için kutlarım, bence üstüne çokça konuşulacak etkileyici bir iş olmuş. Albümü irdelemeye isminden başlayalım istiyorum, zira dinlemeye başlamadan ilk kafamı kurcalayan detay bu oldu. “Olur olmaz bir kabullenişle kendini sürdürmek” fikriyle ilişkili bir isim mi?

Teşekkürler. Aslında Can’ın (Güngör) öyle bir nakarat yazması tamamen rastlantı eseri oldu. Albümün adını prodüksiyon safhası henüz bittiğinde – sanırım mayıs ya da haziran ayı gibi- koymuştum. Albümü beraber yaptığım arkadaşlarım Emil, Çağrı ve Kaan hariç de kimse bilmiyordu isminin ne olacağını. Can’ın içgörüsü ben albümün ismini söylediğim için değil, tamamen kendiliğinden gerçekleşti.

Oldukça içe dönük bir ruh halini yansıtıyor gibi albümdeki sözler. Pandemi yalnızlığının da bunda etkisi var sanırım. Kayıtların ne kadarı pandemi süreciyle kesişti? “Ertelendi viral felaket, olanlar olağanmış devam et” gibi sözler akla ister istemez günümüzü getiriyor.

Albümün üzerinde çalışmaya geçtiğimiz senenin sonunda “989“u kaydettiğimizde başladık. Sonra açıkçası çok da devam edemedik, elimizde yalnızca üç dört tane demo vardı ve ben hiçbirinin sözlerine bir kelime dahi yazmamıştım. Doğru düzgün bir çalışma temposuna girdiğimiz söylenemezdi. Sonra pandemi meselesi başladı, ben Eskişehir’de enselendim biraz önce söylediğim gibi. Albümün bütün prodüksiyon ve söz yazımı süreci benim orada olduğum altı ay içerisinde tamamlandı. İstanbul’a döndüğüm haziran ayından ağustos ayına kadar da kayıtları tamamladım. ‘989’ hariç her şarkı pandemi döneminde yapıldı, dolayısıyla sözlere sirayet etmesi kaçınılmazdı. 

Uzaktan çalışmak albümün fikir, yazım ve mutfak aşamalarını nasıl etkiledi?

Bundan önceki albümün (A Naşkvit) prodüksiyonunu neredeyse kendi başıma halletmiştim. Katılan arkadaşlarım vardı ama çok büyük bir kısmı bana aitti. Tek bir karar mekanizması olunca, tıpkı Başkanlık sistemindeki gibi… (gülüşmeler) Hızlıca ilerleyebiliyordu. Kendiliğinden’de prodüksiyon tarafını zaten sahnede beraber olduğum Emiladil ve Golem’e devrettim. Tabii ki tamamen geriye çekilmedim; albümün aranjelerine ve bazı beatlerine dokunuşlarım oldu ama işin büyük kısmını onlar yaptı.

Uzaktan çalışmak açıkçası çok zorlayıcı çünkü yüz yüze olduğunda çok kısa sürede karar verebileceğin bazı detaylar internet üzerinden iletişim kurduğunda karmaşıklaşabiliyor. Zaten ilk başta teknik olarak nasıl yapacağımızı çözmek biraz vaktimizi aldı. Tamam Zoom kullanılabiliyor ama arada çok büyük bir saniye farkı ve gecikme olduğu için eş zamanlı olarak bir şey üretmek mümkünatsız hale geliyordu. Sonra bu sorunu birkaç plug-in’le giderebileceğimizi fark ettik. Emil Tekirdağ’da, Golem ve Çağrı İstanbul’da ve ben de Eskişehir’deydim fakat kimse evlerinden çıkamıyordu, yani vakitten bol şey yoktu. Herkes bir enstrüman çalıyor, kendi partisyonuyla uğraşıyor olsa… Öyle bir şey de değil zira in-the-box yaptık her şeyi. Zorlayıcıydı ama bu zorlayıcılık kısmı yaratıcılığı daha da körükledi. Bizi müzik yapmak için çeşitli yöntemler bulmak durumunda bıraktı. Bu da 5-6 ay gibi kısa bir sürede 20 şarkı yapabilmemize vesile oldu.

Bir dost meclisi olarak çalışıyorsunuz, birbirinizi yakından tanıyan isimlersiniz, bunun da bir katkısı olmuştur muhakkak.

Kesinlikle. Zaten aklımdaki fikirleri karşı tarafa anlatabilmem çok kısa sürüyordu, bu da işleri görece kolaylaştıran bir şey. İlk başlarda onları özgür bırakmak maksadıyla çok dahil olmayıp işler biraz rayına oturduktan sonra ben de fikirlerimle katılmaya başladım sürece. Ama dediğim gibi kendine has zorlukları da vardı üç kişi çalışmanın. Hiç olacağını düşünmediğim aksaklıklar çıktı karşımıza, hallettik onları da bir şekilde.

Kariyerine solo bir isim olarak başlamıştın, zamanla bir gruba dönüştünüz diyebilir miyiz bugün baktığımızda?

Yok, diyemeyiz. Bu personayı ben yarattım ve bundan sonraki serüvenine de ben karar vereceğim. Ama önümüzdeki yıl için planladığım albümde Emiladil ve Çağrı Özer’e bir iki kişi daha ekleyip grup formatında bir albüm kaydetmek istiyorum. Ufaktan bunun da çalışmalarına başladık. Ama dediğim gibi bu artık tamamen gruba evrildi manasına gelmeyecek. Ben ilerde sadece kendi başıma yaptığım ya da ne bileyim birden çok prodüktörlü solo albümler yapabilirim. Şimdilik böyle cereyan ediyor işler, yarın ne olur bilemiyorum.

Grup ya da solo proje gibi tanımlar biraz kafa karıştırıcı zaten. Solo bir proje çoğu zaman solo olmuyor, mutfakta yardımı dokunan başka kişiler de oluyor.

Evet. Ben A Naşkvit’i nerdeyse kendi başıma yapmama rağmen bir düzine insanla çalışmıştım. Kafa karıştırmaya gerek yok, Ağaçkakan’a ulaşmak istediğinde bana ulaşıyorsun en nihayetinde.

Kendiliğinden’i var eden ilham kaynakların hakkında konuşmak istiyorum. Tabi bu çok kapsamlı olabilecek bir konu ama, genel bir bakışla ele alacak olursak başlıca ilham kaynakların nelerdi? Müzik olur, edebi referanslar olur, hatta belki sinema…

Bundan önceki albümlerimde daha fazla payı vardı edebiyatın ve özellikle sinemanın, ama bunda pek yok açıkçası. Okuma konusunda müthiş kısır olduğum bir dönemde yazdım albümü, daha önce okuduğum kitapları dönüp tekrar okuduğum ya da daha çok sosyolojik ve tarihi metinler okuduğum bir dönemde. Son bir buçuk sene boyunca aldığım notlardan ve yazdığım şiirimsi metinlerden faydalandım daha çok. Bir de tam albüme başlamadan önce 5-6 sene evvel kaybolan defterlerimi buldum, eski Burkay’ın yazdıklarını da kes-yapıştır metoduyla albümün içine dahil ettim, dolayısıyla bu zamana kadar beni etkileyenler dışında bu dönemde aklımı başımdan alan pek bir şey olmadı ilham mahiyetinde.

A Naşkvit’le beraber belli bir yazım-anlatım tarzı oturttum ve o stili bu albümde de çok değiştirmedim. Senin de dediğin gibi içe dönük kriptolu metinler ve eskiye nazaran çok daha kişisel hikayeler var burada. Fakat bu bir tasarının sonucu değildi, kendiliğinden vuku buldu.

Kendiliğinden’in şarkı sözlerinde dil üstünde kurguladığın oyunlar tam gaz devam ediyor. Fark ettiğim bir diğer şey de göstergebilimi eğip bükmen: Albüme parantezi kapatarak başlıyor, parantez açarak bitiriyorsun. Geçiş şarkıları da var albüm boyunca. Yapıbozuma uğratılmış bir konsept albüm dinliyoruz gibi bir hisse sahibim, ne kadar doğru ya da yanlış bir gözlem bu?

Evet, baştan ayağa doğru bir gözlem. İçerik olarak değil biçem olarak bir konsept tasarladım, tasarladık. Üç şarkıda bir gelen ara şarkılarla neredeyse simetrik geçişler sağladık bunun için. İlk etapta enstrümantal şarkılarda da vokal olmasını planlıyorduk fakat sonraları bunun dinleyici için de bizim için de yorucu olabileceğini fark ettik ve albümü ufak sekanslara bölme fikri çıktı. Ufak bir tuvalet molası gibi… En azından dinleyen kişinin molaya gelene dek üç şarkıyı idrak edebileceği, üzerine bıraktığı izleri keşfedebileceği anlar yaratmak maksadıyla. Gerçekten baştan sona kadar yazacağım her şeyi tasarladığım, şarkıların sırasının bile acayip önemli olduğu bir albüm yapmayı hiç istemiyordum. Albüme başladığımızda çocuklara ‘’Ben uzun bir albüm yapmak istiyorum.’ demiştim zaten. Hem anlatmak istediğim çok şey vardı, hem de böyle bir fantezim. Albümün süresi uzadıkça yapısı da süreç içerisinde kendi kendine oturdu.

“Ben bir sır saklamıyorum moruk, bizatihi sırrın kendisiyim” diyorsun “Gidince Görücez”de. Sanatının gizemlerle örülü bir dokusu da olduğunu ve bunun imajına güç kattığını düşünüyorum, sen ne düşünüyorsun?

Her ne kadar kişisel hayatımda insanlara rahatsızlık verecek kadar açık sözlü biri olsam da mesele bir şeyler yazmaya geldiğinde kastettiğimi direkt olarak söylemek hoşuma gitmiyor. Üzerinde düşündükçe daha çok manaya gelen, biraz bulmaca gibi metinler yazmayı seviyorum. Bunun sebebi, ‘’bakın ben bunu söyledim, bu işin doğrusu budur, şöyle bir durumda böyle hissedilir’’ gibi üstenci bir bakıştansa her ne kadar benim için tekil bir anlamı olsa da birden çok manaya gelebilecek bir cümle kurup bunu dinleyenin ya da okuyanın kendi gerçekliğine göre kurgulaması fikri daha çok hoşuma gidiyor. Müziğimi dinlerseniz beni de tanırsınız yalanından uzak durmaya çalışıyorum, yaptığım işin benden, Burkay’dan bağımsız olmasını istiyorum. En azından bu şimdilik böyle, ileride fikrim değişebilir, kendimi yalanlayabilirim de.

Söylediğin söz de aslında Fernando Pessoa’nın bir kitabında geçen bir cümlenin biraz tersine çevrilmiş hali. Kendisine naçizane yaptığım bir saygı duruşu. Teşekkür ederim bu arada, övgü olarak alıyorum söylediğini. (gülüyor)

Edebi kavrayışını ilk kez şekillendirip dünyanı sarsan, üretim sürecinde birer mihenk taşı olan isimler kimler?

Ergenliğimde Bukowski ile başladı, sonra o kadar sevmedim büyüdükçe.

Bende de öyle oldu. (gülüşmeler)

Sonra -ilk başta çok fazla araştırma da yapmadığım için- Tolstoy ve Dostoyevski okudum bolca. Üniversiteye geçip artık daha çok materyale ulaşabilmeye başladığımda ise ilk ve halen de en çok etkilendiğim yazar Georges Perec olmuştu. Perec dille neredeyse alay edecek kadar oynardı ve bu beni büyülemişti.

Perec’in Uyuyan Adam’ı ilk albümüne de ismini veriyor hatta.

Evet, en çok okuduğum kitaptır, 20 belki 25 kere okudum. Sonraları -bunu söylemeye biraz utanıyorum ama- o zamana dek sıkıcı bulduğum şiirle yolum kesişti. İnsanların çok sevdiği Cemal Süreya, Edip Cansever gibi şairleri hiç sevemedim, hala da pek sevemiyorum. Ama Ece Ayhan ve yüz yüze olsam bir kaşık suda boğmak isteyeceğim İsmet Özel’in türkçeyi kullanma biçimleri bende hayranlık uyandırdı. Lautremont ile düz yazı şiirin varlığını öğrendim. Peşi sıra da çok keskin bir biçimde bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okuduğum Alfred Bester’ın Kaplan Kaplan kitabıyla bilim kurgu hatim etmeye başladım. Ama işte karşıma çıkan her şeyi ama her şeyi okumaya çalıştığım için çok fazla kötü kitaba da denk geldim, öyleymiş zaten, geliyormuşsun bilimkurgu okurken.

Ne gibi?

On kitap okuyorsan üç tanesi kaydadeğer oluyor açıkçası, gerisi Amerikanvari hikayelere sahip polisiye kitaplardan ibaret. Orada da Philip K. Dick, Robert A. Heinlein, Arthur C. Clarke ile başlayan ve seneler süren bir döneme girdim. Bilim kurgudan da bir süre sonra sıkıldım. Zaten bu benim için bir rutin oldu artık, ilgimi çeken bir konuda kendime aşırı yükleme yapıp sonra sıkılıyorum. Son iki yıldır nerdeyse okumak bana eskisi kadar tat vermeyen bir şey oldu, önceden çok rahat içinde kaybolabiliyordum fakat şimdi katiyen konsantre olamıyorum. O yüzden az ve seçerek okuyorum. Ben bu konuyu çok uzatırım, bak aklıma şu an Calvino da geldi, onu da çok severim ama şimdilik duruyorum. Benim için mihenk taşı diyebileceğim isimler bunlar.

Seni rap yazmaya iten ilk kıvılcımı ne zaman, nerede yakaladın?

Ben hiç müziğe ilgisi olan bir çocuk değildim. Babam ve amcamın yazmaya ilgisi olduğundan sanırım, daha çok bir şeyler karalamak benim için mühimdi. Sonradan sonraya 11-12 yaşlarında rap müziği duyunca ilgim başladı. Öncesinde umurumda bile değildi müzik, sadece play station oynayan ve bir şeyler yazan bir çocuktum. Rap’te bu kadar söz ve okunacak şey olması beni çok cezbetti ve yazma dürtüme bir de müzik eklemlendi. Yapabileceğimi de düşündüm hem. İlk üç-dört sene pek kayda değer değildi, zaten bir insanın o yaşta söyleyecek pek bir şeyi de olmuyor. Yapmak için yapıyordum. Buraya kadar geldi sonra da.

Peki hangi noktada bu yaptığım rap’in ötesinde bir şey dedin?

Açıkçası ben hiç öyle bakmıyorum, yaptığım şey rap, tırnak içinde biraz değişik o kadar. Bence hala özünde rap, elbette akademik olarak sınıflandırmak için bazı tanımlamalar yapılabilir, ama ben kısaca böyle adlandırıyorum. Sonik dünyayı algılayış biçimim meslektaşlarımdan biraz ayrılıyor sadece, zaten en başından beri kimseye benzemeye çalışmak gibi bir güdüm olmadığı için biraz ayrıksı bir yerde konumlandığımı biliyorum. Ama dediğim gibi bunu üstenci bir yerden asla söylemiyorum. Bu benim için bir saplantıydı. Yazdığım şey başkalarına benzemesin saplantısı. Alelade biri metni açıp okuduğunda benim yazdığımı anlayabilsin endişesiydi.

Bir arkadaşım meta-rap dedi türüne. Nasıl geliyor kulağına?

Daha önce böyle bir tabir hiç duymamıştım, ama hoşuma gitti. Biraz bunu düşüneceğim. (gülüşmeler) Belki sen bu konuşmayı deşifre ederken bunun üstüne biraz düşünüp “Tamam, bakalım, olabilir” derim. Şu an aniden sorduğun için bilemiyorum, karışık duygular içerisindeyim. Sonradan nefret de edebilirim.

O an hoşuma gitmedi değil doğrusu.

Aynen. İlk duyuşta benim de hoşuma gitti ama dur bakalım.

Şu aralar kimlerin müziğini takip ediyorsun?

Her şeyi karşıma çıktığı sürece açıp dinliyorum ama beni tanısan dünyanın en meraksız insanlarından biriyim şimdiki zamanda gerçekleşenlere dair müzik konusunda. O yüzden inan çok bir bilgim yok kimin ne yaptığına dair, sadece karşıma klip falan çıkarsa izliyorum, o kadar. Ben dönüp dönüp eski, eski dediysem de 90’larda yapılmış elektronik, hip hop, ambient albümleri dinliyorum.

Albüme dönelim. Can Güngör ve Nilipek’i ağırlıyorsun albümde. O ortaklıklar nasıl gelişti?

Nil ile çok uzun zamandır tanışıyoruz, hep konuşuyorduk bir şeyler yapalım diye, hiç rast getirememiştik. Can’la da onun vasıtasıyla stüdyolarında tanışmıştım sanırım, tam hatırlamıyorum. Albümü yaparken başta düetler üzerine çok kafa yormadık. Ben kendi kısımlarımı bitirdim sonra aramızda kimin yakışacağını, daha doğrusu kimleri ağırlamaktan mutluluk duyacağımızı düşünmeye başladık. ‘’2019 da Berbat Bir Yıldı’’yı bitirdiğimizde direkt aklımıza Can geldi, zira sesine ve müziğine hayranım kendisinin. ‘’Karbondioksit’’i ise aslında sırf tuhaflık olsun diye atmıştım Nil’e. Başka bir şarkı daha vardı aportta bekleyen, belki de onun daha da uyabileceği. Ama bu tuhaf altyapıyla Nil’in naifler naifi sesinin yaratacağı tezatı çok merak ediyordum. Ve o kadar güzel oldu ki, ikisi de iyi ki eşlik ettiler, buradan dijital kucaklıyorum onları.

Birkaç ortaklık daha düşünüyorduk ama albümü 2020 yılında çıkarma sözü vermiştik birbirimize, seneye yapacaklarımıza yer açmak için onlar yetişmeyince bu haliyle servis ettik.

“2011 de Berbat Bir Yıldı”yı bir şarkı serisine dönüştürme planlarını sonunda gerçekleştirdin bu albümde.

(gülüyor) Bu çok uzun zamandır aklımdaydı zaten. A Naşkvit’te 2017’lisini yapacaktım. Ama açıkçası kendimi 2011’deki kadar berbat hissetmeyi bekliyordum böyle bir şarkıyı yazmak için. Garip şey, ben bunu 2019 için yazdım, ama gerçekten 2020’nin böyle geçeceğine dair hiçbir fikrim yoktu, çok eski notlarımdan çıkardığım bir şarkı bu. 2019 da sahiden b*ktan bir yıldı ama benim için. Kendimi ne kadar berbat hissedeceğime göre bu şarkılara devam etmek istiyorum John Fante’nin ismini kendimce yaşatmak maksatlı.

Albüm Epic Istanbul-Sony ortak etiketini taşıyor. Nasıl oldu o ortaklık?

A Naşkvit’ten sonra tanışmak istediler ve teklifte bulundular. Karşılıklı tanışıklık için single ve kısa çalarla başladık, şimdi de bir uzun geldi. Memnunum açıkçası. Sen de albümü dinledin, bu albümü hele şu an Türkiye’de yayınlamak isteyecek majör bir şirket bulman ziyadesiyle zor. O kadar, o kadar’dan kastım milyonlarca, dinlenmeyeceğini biliyorum. Zaten bunun farkındaydım, ekstrem beklentilerim yoktu. Dürüst olmak gerekirse beni şaşırttılar böyle bir albüme tamam diyerek. Sağ olsunlar hiç karışmadılar, yapmak istediğimi yapmama müsade ettiler. İyi bir ortaklık oldu, en azından bu albüm için. Gelecekte ne olur bilmiyorum. Belki de albüm tam bir fiyasko olur ve benden nefret ederler, bakalım. (gülüyor)

Ama takipçi kitlen de büyüyor ve bence bunun farkındalar, bir etkisi olmuştur muhakkak.

Dediğim gibi, çok mütevazı rakamlarla büyüyor. Hakiki bir yanı da var. Bir PR balonu değil, kendi kendine pişiyor. Ekstra PR planlamaları da hiç istemedim şirketten, Kendimi insanların gözüne sokmak istemedim.

Estağfurullah.

Böyle kendi kendine, yavaş yavaş büyümesi bana da çok kıymetli geliyor. Maddi olarak çok sürdürülebilir bir hayat değil, ama en azından beni daha mutlu ediyor. Zaten minimal bir hayatım var, onun için çok sorun değil.

Albümü yayınlamadan aylar önce attığın bir tweet’te 21 şarkılık bir albüm kaydetmek konusunda çoğu sanatçının rahatlıkla içine düşebileceği bir ikilemi dile getirmiştin. Müziğini albüm ya da tekli formatında çıkarma kararının içinden nasıl çıkıyorsun? Tüketimin odağı bir süredir teklilere kaymış durumda.

Evet. O kadar çok şeye ulaşabiliyor ki insanlar. Artık Guatemala’da yayınlanmış bir albümü bile anında öğrenebiliyorsun. Bu kadar üretimin arasında haliyle orada olduğunu tekrar tekrar hatırlatman gerekiyor dinleyicilere, yoksa unutulup gidiyorsun. Ben müzisyenlerin bunu seçtiğini düşünmüyorum, bu tüketim durumu müzisyenleri oraya itti. Mantıklı olan bu. Albümün bu kadar kalabalık bir şarkı sayısına sahip olduğunu söylediğimde şirket de bana aynı şeyi söyledi. “İstersen ikiye bölelim”, “Bunu 3 EP yapalım” gibi fikirlerle geldiler, ama ben albümün baştan sona dinlenmesini istiyordum. Onun yerine dedim ki önden 3-4 şarkı verelim. Albümü böleceksem o zaman neden oturup albüm kaydettim ki? Teker teker EP yapardım. Bu çalışmanın sonucunu 21 şarkı olarak görmek istedim. Sağ olsunlar o konuda da karışmadılar, “Nasıl istersen öyle olsun,” dediler.

Müzisyenlerin bu konudaki ikircikli durumlarını da çok iyi anlıyorum. Yapılacak bir şey yok gerçekten. Biz bu albümü yayınladık, muhtemelen 2-3 hafta içinde unutulmaya başlanacak. İşin matematiği bu çünkü artık. O yüzden insanları anlıyorum, ama ben öyle olsun istemedim. Bakarsın şu an aldığım karar beni öyle bir pişman eder ki single’larla devam ederim. (gülüyor) Ama şimdilik planım başka. Ufak bir albümümsüyü daha yarıladık gibi, onu vermek istiyorum bi dahaki senenin sonuna kadar. Ben biraz daha eski kafalıyım ya, albüm albüm gitmek istiyorum.

Şarkılarını plak formatında çıkarmak gibi planlar var mı?

Açıkçası çok isterim ama hem çok masraflı, hem de plak dinleyicisi o kadar da yok ülkede. Biraz daha üst-orta sınıfın hobisi diyebileceğimiz bir şey. roadside picnic’in bir plağını 300 kopya basmıştık, onun bile tükenmesi 2-3 yıl aldı. Çok istiyordum, özellikle bu albümün plağa çok yakışacağını düşünüyordum ama şu anki şartlarda maalesef mümkün değil. Günümüz ekonomik koşullarında uzunçalar bir albümü 100 liranın üstünde bir fiyata satman gerekiyor. Kim bu devirde 100 lirayı nasıl versin? iTunes’dan 10 lira vermek varken… Belki ileride olur, ama şimdilik öyle bir plan yok maalesef. Ben de çok isterdim ama…

Müzik endüstrisinde durum her zamankinden daha keşmekeş, birçok ülkede sanatçılar kaderine terk edilmiş durumda, bizde de durum çok vahim. En başından beri kolektif hareket eden M4NM ailesinin bir üyesi olarak sence nasıl dayanışmalar hayat kurtarabilir bu zorlu süreçte?

Bunun ilk koşulunun sendikalaşma olduğunda herkes hemfikirdir, ama ülkedeki sendikaların ve meslek birliklerinin durumu da ortada. Müzisyenler şu an ne yapabilir, düşünüyorum düşünüyorum, aklıma hiçbir şey gelmiyor. Kendini mala dönüştürmek, metanın kendisinin müzik değil biz olmamız dışında hiçbir kurtuluş yok. Tamamen bir içerik makinesi hatta içeriğin dik alası, kendisi olmalıyız, sürekli bir şeyler vermeliyiz. Bu düşündükçe benim asabımı bozuyor. Ben bu albüm öncesinde ekonomik problem yaşamadım, şanslı insanlardandım.

Ama şimdi albüm çıkıyor, tüm planımı bu albüm çıktığı gibi konserlere başlamak üzerine yapmıştım. Önümüzde 6-7 ay, belki de bir yıl daha konser görünmüyor. İnan, ne yapacağımı bilmiyorum ve kendi halime üzülemiyorum. Ben en azından müzisyenim, işin ön tarafındayım. Bir de bunun mutfak tarafındaki insanlar var: rodiler, sesçiler, ışıkçılar, mekan çalışanları… O insanlar ne yapıyordur, düşündükçe kurdeşen döküyorum. Devlet adeta “S*ktirin gidin, geberin” diyor bizlere. Bunu daha kibar söyleyemem. Sadaka vermeye karar verdiler en son, o bin lirayı da diyanete versinler, onlara el açacak değilim.

Bir yandan da sanatçılara komik ücretler ödeyen Spotify’ın güç kazanırken TIDAL’ın ve Deezer’ın ülkemizde erişime kapatıldığı gerçeği, belki de bu hareketlerin devamının geleceği şüphesi var.

Evet, her şey çok belirsiz. Eğer dijitalden emeğinin karşılığını alabilsen belki de yaşanan problemler biraz daha törpülenebilir. Ama o konuda da durum vahim. Zira ciddi rakamları yakalayan müzisyenler dışında dijital mecralardan gelir elde etmek imkansız. Bakın zor demiyorum, imkansız.

Devlet bu konuda hiçbir şekilde elini taşın altına koymayacağını gösterdi. Kendilerinden olmayan kimse umurlarında değil ki müzisyenler olsun. Yaratıcı hiçbir güdüsü olmayan, olana da saygısı olmayanlar tarafından yönetildiğimiz sürece de böyle olacak. Kendilerine sakal atmayan hiçbir kurumdan haz etmiyorlar. Gözlerini para bürümüş, kan bürümüş.

Online konser fikrine nasıl bakıyorsun?

Çok sıcak bakmıyorum, çünkü konser havasını verebilmek istiyorum. Ne öyle bir teknik yeterliliğimiz var, ne de insanların telefon ya da bilgisayar başından o konser havasına girebileceğini düşünüyorum. Çok istemiyorum o yüzden. Ama şartlar bizi buna zorlayabilir tabi, bilemiyorum. Böyle bir-iki teklif oldu, biz hepsine kibar bir dille hayır dedik. Biliyorsun bir konsere gelmenle telefonundan 192kbps kalitede bir şey dinlemek farklı. Ben dinlemem açıkçası. Pandemi başladığından beri herhangi bir canlı yayına girip bir şey dinlemişliğim olmadı. Sevmediğim bir şeyi insanlara öylesine sunmayı da çok istemiyorum.

Graham Reynolds ile yaptığım röportajda kendisine aynı soruyu sormuştum. Albümleri sinemaya, konserleri tiyatroya benzetmişti. Konseri online’a taşıdığımızda ise ortaya çıkan şeyin sinema olabileceğini, ama tiyatro olamayacağını, bu yüzden online konserlerin de albüm deneyimine daha yakın durduğunu belirtmişti.

Çok haklıymış, çok güzel benzetme.

Nispeten daha çekilir günlerden aklında kalan, çok da bilinmeyen havalı konser anıların var mı?

Polisin bastığı birkaç konserimiz oldu. Ankara’daki Telve konserinde bir arkadaşımızı paketleyip götürmeye çalıştılar. Sonra burada Nayah’taki bir konserimize gelip yarım saat, 40 dakika gitmek bilmediler. Hepsine de “Kaygı Karnavalı” şarkısıyla bay bay dedik rozetlilere.

Ankara’da bir Haymatlos konseri vermiştik, o aklımda kalmış. Teknik olarak çok kötü bir mekandı, ama seyirci o kadar iyiydi ki umrumuzda bile olmadı.

En çarpıcı olan sanırım şu: A Naşkvit’i bitirdikten sonra çok uzun süre sürdü konsere çıkmamız. Haziran ayında bitirdim, eylüle kadar albümün çıkmasını bekledik, ilk konseri de kasım ayında yaptık. Ama aylardır prova yapıyorduk aslında. Babylon’da çıktık, çok heyecanlıydı benim için.

Ağaçkakan ismi hayli büyüdü geçtiğimiz seneler içinde, işlerin buraya geleceğini tahmin etmiş miydin?

Açıkçası çok etmemiştim. Bundan 5 yıl öncesinde durum neyse hep öyle kalacak gibi geliyordu. Hatta umutsuzluk bile hasıl olmuştu bir yerden sonra. “Herhalde bu iş böyle gidecek, benim başka bir iş daha yapmam lazım.” diye düşündüğüm zamanlardı. Cenk’le bir meyhane mi açsak diye konuşuyorduk. Böyle olması çok şaşırttı. Ben en kötüsüne hazırdım. Senin de dediğin gibi olayın ufak ufak adımlarla büyümesi bile çok umut verdiği için hala devam ediyorum. Bu albüm çok kötü gitse bile yine de çok ufak bir ilerleme sağladığı sürece ben oradan bir sonraki işimin gazını, isteğini alırım. Öyle kolaylıkla yelkenleri suya indiren biri değilim.

“Biliyorsun düşmanı olmayanın dostu da yoktur” diyorsun “Mühimsemez”de. Sıkı ve her hareketini sevgiyle takip eden bir takipçi kitlen var, iyi dostlar yetiştirdin diyebiliriz sanırım. (gülüşmeler)

Evet. Orada kastettiğim şey herkesle geçinenin yuvarlaklığı, liberalliği, bunun iğrençliğiydi, bundan dem vuruyordum. Bir insandan nefret edenler varsa onu seven insanlar da vardır. Bende de böyle biraz. Benden cidden hazzetmeyen bir kitle de var, eminim buna. Olsun canları sağolsun, hiç sorun değil. Birinin beni beğenmemesini diğer rapçiler gibi saldırı algılamıyorum. Ama en azından işi çekilir kılan, seven bir kitle de var. Sağ olsunlar.

Yolculuğumuz nereye?

Gidince görücez abi. (gülüşmeler)

Dediğim gibi biz bu albümü mix-mastering işlerine yolladığımızda ben zaten Emiladil’le konuşuyordum “Şimdi ne yapalım?” diye. Boşluğa düşmüştük çünkü, 6-7 aydır bir şeylerle uğraşıyorduk, bitti ne yapacağız? Konser de yok. Onun için yeni bir şeyler yapmaya başlamıştık. Bu albümden farklı olarak bütün enstrümanların, gitarın, davulun, basın, bütün elementlerin tek tek kaydedildiği bir albüm yapmak istiyoruz. Herkesin ağzına pelesenk olan grup formatında.