Kült post-rock ikilisi Hammock, yeni albümleri The Second Coming Was a Moonrise’ı 22 Mayıs’ta yayınlamaya hazırlanıyor. Her zamanki kadar büyüleyici ve derin tınlayan bu albüm vesilesiyle, grubun yarısı Marc Byrd ile Zoom üzerinden samimi, zaman zaman karanlık ama bir o kadar da iç açıcı bir sohbet gerçekleştirdik.

Yeni albümünüz The Second Coming Was A Moonrise’ın kapak görseli çok etkileyici duruyor. Gerçek bir yeri mi görüyoruz bu görselde, biliyor musun?
Marc Byrd: Teşekkür ederim. Kapağın tasarlayan Stephen Proctor’a ileteceğim bu övgünü. Evet, gerçek bir yer. Washington Eyaleti’nde, zamanında yerli halkların ritüeller için kullandığı bir bölgeymiş. Konumu sadece oranın yerlileri biliyor. Ben hiç gitmedim ama Stephen gitmiş. Fotoğraf da bayağı kurgulanmış bir çekimdi; yukarıdan süzülen ışık aslında tepede duran bir drone’dan geliyor.
Albümün adı, geçmişte yaşadığın bir psychedelic deneyimle; bir arkadaşınla ayın doğuşunu izlerken kısa bir anlığına İsa’nın ikinci gelişine tanıklık ettiğinizi sanmanızla bağlantılı. Okurlarımıza bu anıyı biraz açıklar mısın?
Marc: Psychedelic maddelerle olan yolculuğum hayatımı çok derinden etkiledi. Benim için bir çeşit pusula gibiler. Bence hepimiz çok yavaş öğreniyor ve çok hızlı unutuyoruz. O yüzden perdenin biraz aralanması, o daha derin anlama kısa bir bakış atmak, insana “Evet, aslında çevremde olup biten her şeyi bilmiyorum,” dedirtiyor.
Albüm isminin arkasındaki hikâyeye uzun zamandır tutunuyordum, hep aşırı komik bulmuşumdur. Albümümüzü mixleyen ve yakın arkadaşım olan Emery Dobyns New York’ta büyüdü, Yahudi biri. Ona şunu sordum: “Eğer o an benimle olsaydın, benimle arkadaşımın gördüğü şeyi görüp sen de bunun İsa’nın ikinci gelişi olduğunu düşünür müydün?” O da “Kesinlikle hayır. Asla görmezdim,” dedi. (gülüşmeler) Sonradan fark ettim ki çoğumuz aslında gördüğümüz şeyi görmüyoruz. Bize öğretileni görüyoruz. Gördüğümüzü sandığımız şeyi görüyoruz. Bu koşullanma, insanlar arası ilişkilerin temelinde bile var.
Albüm isminin hikâyesi gerçekten müthiş. Önümüzdeki manzarayı izliyorduk, birden karşımızdaki tepeler parlamaya başladı. Işık gittikçe büyüyordu, sonra bir baktım arkadaşım diz çökmüş, “Tanrım, lütfen hayır, hayır!” diye bağırıyor. Sonra tepelerin üstünden yükselen o incecik ışığın ay doğuşu olduğunu fark ettim. O an bayağı güldük buna ama dönüp baktığımda, psychedelic deneyimlerin ya da benzeri meta deneyimlerin bana öğrettiği şey şu oldu: Bir süre sonra çevrendeki şeyleri hep aynı şekilde görmeye alışıyorsun ve artık onları gerçekten görmez oluyorsun. Küçük bir kasabada büyüdüysen bir noktadan sonra oranın mimarisini fark etmiyorsun artık. Gözün alışıyor. Bence varoluştaki her şey için geçerli bu. Yaşamanın kendisine alışıyoruz ve deneyimin üzerine hiç düşünmüyoruz.
Aslında hayatta olmamız bile inanılmaz bir şey, biliyor musun? Her şeyin tam da böyle gelişip bize yaşam vermiş olması gerçekten akıl almaz bir durum. Bazen unutuyorum; uzayda süzülen bir geminin üstündeyim ve ayın doğuşunu izleyebiliyorum. Eğer bu deneyimleri unutmayı bırakabilsem, gördüğüm her ay doğuşu ve gün batımıyla daha sağlıklı bir ilişki kurabilirdim belki. Ama bunları kanıksıyoruz, bu yüzden de artık gerçekten görmüyoruz. Şu an Amerika’da olanlara bakınca da durum aynı, herkes olayları görmek istediği şekilde görüyor. Eksik olan şey hakikatin kendisi. Geriye sadece koşullanmalarımız ve bize ne gördüğümüzü söyleyen bakış açılarımız kalıyor.
Büyük bir The Flaming Lips hayranı olarak, Wayne Coyne ve Steven Drozd’un “Chemicals Make You Small” adlı şarkınızda yer aldığını görmek beni çok mutlu etti. Wayne’in de senin gibi küçük bir kasabada, Katolik bir çevrede büyüyüp gençliğinde psychedelic deneyimler yaşadığını biliyorum. Sence şarkıdaki duygu ona da bu yüzden mi yakın geldi?
Marc: Başta onlardan sadece bridge kısmında vokal yapmalarını istemiştim ama neticede tüm şarkıyı söylediler. Steven string pad’leri ekledi, aranjmanı biraz değiştirdi, parçayı kısaltıp birkaç klavye ekledi.
Küçük bir kasabada yaşıyorsan ve kimyasallara, o dünyaya girmeye başlıyorsan işler çok hızlı tersine dönebiliyor çünkü orada kaçıştan başka hiçbir şey yok. Tek istediğin kaçmak oluyor. Sonunda da gerçekliğini büyüttüğünü sandığın şey gelip seni ısırıyor ve hayatını aslında daha da küçültüyor. Bağımlılık izole bir yaşama biçimi. Wayne’in de bu işlere bulaşmış bir kardeşi olduğunu biliyorum. İnsanlar Wayne’i sadece “uyuşturucu kafası” yaşayan biri sanıyor ama işin aslı hiç öyle değil aslında. Bildiğim kadarıyla maddelere karşı oldukça sağlıklı bir korkusu var. Steven’ınsa geçmişte bağımlılıkla ilgili kendi sorunları olmuştu.
Onların Oklahoma’dan olması, benim Arkansas’ta büyümem… İkimizin de kasabanın “ucubeleri” olması yüzünden onlarla hep bir yakınlık hissettim. Şiiri seviyorsun, sanatı seviyorsun, The Cure dinliyorsun ve kendini yalnız hissediyorsun. Sonra psychedelic’lerle tanışıyorsun ve önünde yepyeni bir dünya açılıyor. Ama bunun kötü tarafı da var çünkü bir noktadan sonra iyi hissetmenin tek yolu bu sanıyorsun; iyi hissetmek için bir kimyasala ihtiyacın olduğunu düşünüyorsun. Bu yüzden ölen çok arkadaşım oldu. Şarkının kökü aslında büyüdüğüm küçük kasabadaki deneyimlerime dayanıyor. Arabanın arka koltuğunda yüzüstü uzanmış, kafayı güzel ve ciddi ciddi öldüğünü sanan insanlar görmüşlüğüm var. Neticede şunu düşünmeye başladım: “Aslında bağımlılık insanı yürüyen bir ölüye çevirebilir.” Hayatın canlılığını kaybediyorsun. Halbuki niyetin bu değildi. Seni iyi hissettiren, küçük bir kasabanın ucubesiyken elinden tutmuş bir şey sonunda dönüp sana zarar veriyor.
Bence son albümleri American Head’deki birçok söz de tam olarak anlattığın şeylerden bahsediyor.
Marc: Kesinlikle. Ve ben bu duruumla çok bağ kuruyorum. Wayne zamanında Long John Silver’s’ta çalışmıştı. Ben de restoranlarda çalıştım. Hızlı servis pizzacılarda falan, çünkü küçük kasaba sana anca bunu sunuyor. Hayatını müziğe ya da yaratıcı bir şeye adarsan, küçük bir yerde büyüdüğünde çok fazla seçeneğin olmuyor. Wayne’in müziğe yönelmesi, benim de müzik yapıyor olmam ve ikimizin de bir şekilde kendi yolunu bulması… Bütün bunlarla gerçekten güçlü bir bağ hissediyorum.
The Second Coming Was A Moonrise’dan yapımı en kolay ve en zor olmuş iki şarkıyı seçecek olsan bunlar hangileri olurdu?
Marc: En kolay olanın “Sadness” olduğunu söyleyebilirim. Dinlediğinde eski Hammock’u duyuyorsun zaten. O özbeöz Hammock hissiyatı var içinde. En zor olan ise albüme ismini veren parçaydı, ne de olsa gerçek bir yolculuk taşıyor içinde. Daha iki gün önce internete koyacağımız bazı izole kayıtları dinliyorduk. O şarkının başta o kadar büyük bir şeye dönüşmesini planlanmadığımızı hatırladık. Asıl mesele ne kadar ekleme yapacağımızı ve neleri çıkaracağımızı bulmaktı. O parçayı oturtmak gerçekten uzun sürdü. “Everything You Love Is Buried in the Ground or Scattered into Space” de benzer bir şekilde gelişti.
Rüya günlüğü tutuyor musun? Gördüğün rüyaların şarkı yazımını etkilediğini düşünüyor musun?
Marc: Hayır. (gülüşmeler)
Dürüst cevap.
Marc: Keşke farklı bir cevap verebilseydim. Bir ara rüyalarımı yazmayı denedim ama sadece küçük kesitler hatırlıyorum. Çoğu zaman da rüyalarım bana pek nazik davranmıyor. Güzel rüya çok nadir görüyorum. Bir tanesini çok net hatırlıyorum; çölde dans ediyordum ve yere vurunca toprak açılıyor, içinden su çıkıyordu. Çok güzel bir andı. Ama çoğu… Evet, çoğunu hatırlamıyorum ve hatırladıklarım da çok iyi değil. Küçükken bazen bana “Dark Marc” derlerdi. Belki hâlâ zihnimde yüzleşmem gereken şeyler vardır.
Bu lakap nereden geliyordu?
Marc: Bir odaya girdiğimde ortamın havasını değiştirebiliyordum. Hiç konuşmadan, sadece beden dilimle. Biraz gotik takılıyordum. Şimdi değiştim ama benimle o zamanlar konuşuyor olsaydın sana şu tatta bir şey derdim: “Bu dünya bir mezarlık. Zaten ölü olarak geçireceğin süre, yaşadığından daha uzun olacak.”
Küresel düzeyde gerçekten de çok karanlık bir dönemden geçiyoruz. Müzik dışında, dünyanın yükünü biraz olsun hafifletmek için peşine düştüğün detoks rutinlerin var mı?
Marc: Uzun zamandır meditasyon yapıyorum. Yılda bir kez Big Sur’daki bir manastıra gidiyorum. Dış dünyadan tümüyle kopuk bir yer. Manastırın etkinliklerine katılmayı pek sevmiyorum ama bana özel küçük bir inziva alanı sunuyorlar. Zamanında bazı ünlü kitaplar da orada yazılmış. Yakında yine gideceğim biraz olsun fişi çekmek için. İlk iki gün tamamen sessizlik içinde geçiyor ve dış dünyayla hiçbir bağlantın kalmıyor. Hiçbir elektronik alet çalışmıyor. Bu noktada telefonuma kaç kez uzandığımı görmek bile benim için çok öğretici oluyor. İlk iki gün kafam arı kovanı gibi oluyor ama zamanla sessizlik içine oturuyor ve sen de ona uyum sağlıyorsun. Çok güzel bir deneyim.
Universalis albümümüzü yaparken orada dört gün kadar kalmıştım ve bir anda albümün nasıl akması gerektiği kafamda netleşmişti. Bam diye her şey ortaya çıktı. Bu şekilde fişi çekebildiğin ve berraklık bulabildiğin yerlere ben “merkez” diyorum. Eğer merkezim sağlam kalırsa kaosun üstesinden gelebilirim. İyi olmamam gerçeğiyle barışık kalabilirim. Ama o merkeze bağlı kalmak için emek vermem gerekiyor.
Çok okuyorum. Eşim harika biri, köpeğimiz de müthiş. Köpeğimizle çok yakınız; resmen çocuğumuz gibi. Ama çoğu zaman beni yeniden hatırlamaya döndüren şey doğa oluyor. Kötü bir moda girdiğimde hayat küçülüyor, oysa meditasyonla içimde bir netlik yaratabilirsem ya da doğaya çıkabilirsem daha “panoramik” ve açık hissediyorum. İçimdeki şeytanları uzak tutmak için gerçekten uğraşmam gerekiyor. Bence hepimiz de uğraşıyoruz. Şu an burada yaşarken, gördüğüm şeylerle başa çıkmak için tutunabileceğim bir merkezim olmasa ne yapardım bilmiyorum.
Daima zihinsel huzura ulaşmak için, etraftaki kaosa rağmen tutunabileceğin bir zemine ihtiyaç olduğunu düşünmüşümdür. Sanırım senin anlattığın da tam olarak bu.
Marc: Evet. Bazı spiritüel öğretilerde buna “varoluş zemini” diyorlar sanırım. Sonuçta hepimiz aynı şeyden geldik! Bazen bu cümleyi gökyüzüne bağırmak istiyorum. Ayrı değiliz. Ayrı olduğumuzu düşünmek bir yanılsama. Hepimiz biriz. Seninle benim şu an burada konuşuyor olmamız için 13.8 milyar yıl geçmesi gerekti. İnsan çok kolay şekilde milliyetine, kültürel kimliğine ya da başka şeylere tutunup hayatını küçültebiliyor. Bu da birbirimizle bağ kurmamızı engelliyor. Birbirimizi insan olarak göremiyoruz artık, tehdit olarak görüyoruz ve bu gerçekten çok üzücü.
Diyelim ki bundan 100 yıl sonra müzisyenlerin anısını onore eden bir tema parkındayız. Her sanatçı veya grubun kendine ait bir anıt taşı var, üstünde de şarkı sözlerinden ya da şarkı başlıklarından biri yazıyor. Hammock’ın anıt taşında hangi şarkınız yer alsın isterdin?
Marc: Vay canına, çok güzel soru. (uzun bir duraksamadan sonra) Karanlık bir seçim olarak “Everything You Love Is Buried in the Ground or Scattered into Space” diyebilirim. (gülüyor) Ama sanırım onun yerine Universalis’ten şunu seçerdim: “We Are More Than We Are.”
Süpermiş. İki seçimi de sevdim çünkü nasıl baktığına bağlı olarak ilki de pozitif bir şey olabilir aslında. “Hâlâ buradayız.” der gibi…
Marc: İyi dedin. Yine dönüp dolaşıp o ayrılık hissine geliyor mesele. Ondan geliyorsun, ona dönüyorsun. Bazen ölüm hakkında konuşmaktan çok korkuyoruz ama aslında hududunda yaşadığımız ufuk o. Her yerde. Faniliğimiz hep bizimle, bu da ya kaygı yaratıyor ya da seni hayatını anlamlı yaşamaya iten bir düşünceye yakınlaştırıyor. Yine de diğer şarkı başlığını seçmek bana doğru geliyor çünkü gerçekten de hepimiz, olduğumuzu sandığımız şeyden daha fazlasıyız.
Hammock’ın Bandcamp profiline şuradan göz atabilirsiniz.



