Modern kaygının çıktısı: Diaspora Problems

Son güncelleme:

Soul Glo, son albümü Diaspora Problems ile dinleyecek hiç kimsenin hazır olmadığı bir enerjiyle kulaklarınızın kapısını çalıyor. Ancak öyle bir sahne düşünün ki kapıyı kırarak açan; ısrarcı ve hiddetli grubumuz değil, siz oluyorsunuz. Kızarmış omzunuza bakıyor ve gülümsüyorsunuz, nihayet deyip başlıyorsunuz karşılıklı çığırtmaya.

Albümün harcore punk, noise, industrial hip-hop, thrash metal, screamo gibi birçok kulvardan ödünç aldıklarıyla ve bereketli konuk kadrosuyla yaratmak istedikleri dünyayı; grubun solisti Pierce Jordan, “Amerikan müziğine, siyahi tesirlerinin vurgusuyla birlikte, geniş bir bakış açısı ortaya koyan ve bunu punk parçalarında birleştiren bir albüm yapmak istedik” diyerek açıklıyor. Yine Jordan’ın Brooklynvegan’a verdiği röportajda ifade ettiği gibi toplumun ayrık otlarının öfkesinin dili olmakta birebir iki tür olan punk ve rap’in bu albümde bütün hissettirmesi de bu çabanın ürünü.

Albümü bitirdiğimde sahip olduğum şaşkınlığa karşı nasıl tavır almam gerektiğini bilemedim. Şaşırmaya iznim olmadığını düşünüyordum sanırım. “Allah allah yani Turnstile olsun, The Armed olsun dinledik biz hep geçtiğimiz yıllarda. Buna hazır olmamız gerekirdi Elif. Ne saçmalıyorsun?” diyerek kendimi sarsmak istedim. Üzerimden bu şaşkınlığı silkip uzaktan bakma aşamasına geçince bu albümün beklenirliğini fark etmem beni yeniden afallattı. Hem tüm yollar bu albüme çıkıyordu, hem de bu albüm şu an görmediğimiz yolları açacak bir anahtar olarak önümüzde duruyordu. Nasıl mı?

Bizzat günümüzden meselelerle yoğurulan, günümüzün ve geleceğin heyecan verici müziklerine yol verebileceği öngörülebilecek sahnelere bakmakla bu tabloyu görmek mümkün. Yakın zamanın bu sahnelerinin- yalnızca benim için olmadığını bildiğim- göz bebeği post-brexit punk’ın- adı en son ne noktaya evrildi bilmiyorum ama böyle dememle herkes neyden bahsettiğimi anlayacaktır umarım- harmanladığı IDLES, Squid,Yard Act, Dry Cleaning gibi gruplarla bu albümün benzer bir ruhtan olduğunu iddia etmek istiyorum. O kaygı ve öfke merkezli absürt tutum bile bunu söylemeye yeter diyeyim veya.Paralar pul olmuş, savaşlar çıkmış, hastalık paranoyası artık içimize işlenmiş, akıl sağlıkları geri dönülemeyecek şekilde bozulmuş bir dünyada müzik yapanlar ya nasıl bir müzik yapacaktı ki zaten?

James Smith, Yard Act

Farout‘ta geçtiğimiz aylarda çıkan bir yazıda bu “yeniden canlandırılmış” post-punk’ın bitişinin işaretleri inceleniyordu. “Dur daha yukarıda saydığın isimlerin ilk albümleri geçen seneden, nasıl oluyor da bitiyormuş!'” diyecekler olabilir, ki ben de bu düşünceyle yazıya gittim. Ancak yazının sağlam argümanlarından hareketle şunu diyebilirim ki belki de post-punk’ın döngüsünün sonlandığı yerden bu albümün masaya koyduklarıyla bir post-hardcore serüveni yaşarız? (ay olabilir mi öyle bir şey, lütfen olsun çünkü!) Biliyorsunuz ki dünya genelinde sıcaklıklar her geçen ay arttığı gibi kaygı seviyeleri de artıyor. Artık post-punk kesmeyebilir, malum.

Stefan Burnett, Death Grips

Benzer bir şekilde ilerici vizyonuyla dikkat çeken bir diğer sahne ise deneysel rap. Son yıllarda bu başlıkta toplanabilecek o kadar fazla iyi iş dinledik ki. Hadi post-brexit’in çıkmasının sebebini anladık da bu türdeki atılım neden? Rap’in ana akımda kazandığı gücün bir etkisi olduğunu iddia edecekler olabilir ama bunun yeterli bir açıklama olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü burada ana akım bir rap dinleyicisine versen burun kıvırabileceği çılgınlıktaki işlerden söz ediyoruz.

Şöyle bir yerden gelecek bir teorim olacak. Her geçen sene dünyada şok faktörü dramatik bir şekilde azalıyor gibi. Eskiden günlerce konuşulabilecek müzik videoları bugünün normu haline geldi. Yeni sınırların dışına çıkmak için kafa çatlatmak gerekiyor artık. “Bu ne, akıllarını kaçırmışlar” dedirtecek işlerin peşine düşen müzisyenler için rap’in sample’lar, tuhaf elektronik oynamalar vb. deneyleri kaldırabilecek çokça özgürlük sunan bir saha olduğunu düşünüyorum. Bu durumu özellikle Death Grips, JPEGMAFIA, clipping. veya Danny Brown gibi örneklerle görmek mümkün. Bu sanatçıların birçoğunun aynı Soul Glo gibi endüstriyel ve hardcore’u temel alan bir sese sahip olduğuna da dikkat çekmek isterim. Çünkü post-brexit punk kısmında bahsettiğim gibi öfkemiz ve kaygımız giderek büyüyor ve sonucunda kendimizi ifade edebileceğimiz, bulabileceğimiz müzik giderek yırtıcılaşıyor.

Soul Glo, son albümünde türler arası akışkan bir sunum sergilese de hala bangır bangır bir hardcore grubu olduğunun es geçilmemesi için de gereken tutumu takınıyor. Grubun yaptığı müzikte Orchid, Drive Like Jehu ve Bad Brains gibi grupların mirası bir punk damarı söz konusu. Diaspora Problems’ta her ne kadar “standartlar”a saygı- en çok hardcore özelinde- hakim olsa da yukarıda değindiğim yeni sürüm punk ve rap’in kokusu da baskın bir şekilde duyuluyor. Hem de ilerinin hardcore sahnesini şekillendirebilecek yeni çeşnilerle.


Can I live? Can I pull up on myself and disclaim whoever else voice it is that say my mistakes only why I exist too much and too loudly for me to question it?

Albümdeki belki de en sıkı vuruşu ilk parçanın yapması iyi midir tartışılır ama “Gold Chain Punk (whogonbeatmyass)” ile söz konusu olan bu durum, albümün işleyişinden bir şey kaybettirmiyor. Jordan, 70. kere “Can I Live?” diye çığırtarak bize varoluşsal çelişkilerini anlatırken soru giderek bir cümle hissiyatından uzaklaşıp anlamsız bir ses gibi vızıldıyor. Aynı, sözlerin devamında ne hak ettiğini bilen bir insandan geldiği noktaya işaret ederken olduğu gibi: “Then I wake up on the next day unable to relate to the meaning of the word”.

Açılışın vaat ettiği enerjiyi albüme sindiren ve albümün ortasına işaret eden parçalar “Jump!! (Or Get Jumped!!!)((by the future))” ve “Driponomics” oluyor. Jump!!” sizi durdurup şarkının sözleri eşliğinde dinlemeye teşvik edecek derecede meselesine odaklı bir parça.Driponomics” başladığı noktada ise albüm, size sıradaki parçalarda ve önceki parçalardaki yeni sürüm– yukarıda bahsettiğim Death Grips gibi grupların çizdiği çizgiden ilerleyen- rap tesirinin peşine düşmeniz için yalvarıyor.

Jordan’ın kendine terapi seansı “(Five Years And) My Family” ve ardından bizi koltuğa oturttuğu “The Thangs I Carryalbümü de bizi de tam varoluşsal sorgulamalara sokmuşken grup, dümeni politik bir rotaya kırıyor. “Duygularımı, politikadan daha iyi biliyorum” diyerek sözyazarlık yaklaşımını açıklayan Jordan, “We Wants Revenge” ve “John J” ile politik sözünü- pardon duygularını- sakınmıyor. Bu iki parçanın sözlerini karşılıklı açınca eğreti duran kısımlarını da çelişkili duygulara vuralım geçelim madem.

It’s been fuck right-wing off the rip
Still liberals are more dangerous

Soul Glo’nun, içindekileri sökme tarzı öylesine tuhaf bir şekilde işliyor ki. Yabani ve anlık bir öfkenin saf dışavurumuna eşlik ettiğinize emin gibi olsanız da bu hiddetin, elimize servis edilen patlayıcılığa ulaşmadan önce kişinin içinde yıllarca konserve halde bekletilmek durumunda kaldığı düşünceler olduğunu görüyorsunuz. Anlatılan dertler yalnız şu anın değil; geçmişi ve geleceği kaplayan yıllara ait depresyon, varoluşçuluk, ırkçılık, fakirlik gibi dertler. Bu da aslında ortaya koyulanların oturmuş ve derin duruşuna sebep oluyor.

Pierce Jordan çığırtarak bizlere- oldukça bireysel- iç bunalımını aktarırken T.J. Stevenson‘ın atomik davulu, Ruben Polo’nun azılı gitarı, GG Guerra’nın sağlam bası ve prodüksiyonu benzer bir enerjiyle bu bunalımla yır-tı-nı-yor. Albüm; toplumsal ve politik işleyişin yarattığı ancak bireylerin kendi başına boğuşmak zorunda kaldığı meselelere odaklandığından, grubun sözleri sosyal mesajlar olduğu kadar kişisel buhranları da suratımıza çarpıyor.