Selofan ile Söyleşi: “Dünyada Cehennemi Yaşadık”

Son güncelleme:

Yunan darkwave ikilisi Selofan son albümleri Partners in Hell‘i geçtiğimiz günlerde yayınladı. Çok sevdiğimiz bu yeni şarkılar seçkisinin şerefine grubun iki yarısı Joanna ile Dimitris’e ulaştık ve keyifli bir sohbete imza attık. Gotik sahne, Fabrika Records, Atina, anılar ve daha fazlası üstüne lafladığımız röportaj, umarız sizin de hoşunuza gider.

Röportajı orijinal dilinde okumak için: Tık.

Joanna ile Dimitris.

Röportaj için teşekkür ederim öncelikle. Müziğinizle nasıl tanıştığımı anlatarak başlamak istiyorum. Geçen sene İstanbul’da She Past Away ve Tango Mangalore’un da çaldığı Fabrika Night’ta dinledim sizi ilk kez. Şarkılarınızı beğenmiştim ve özellikle bir şarkıya adeta aşık olmuştum. İnternette umutsuzca arasam da bulamamıştım. Ta ki Partners in Hell’i baştan sona dinleyip “Auf Deiner Haut” parçasını duyana kadar. Şarkıyı uzun süre sonra ilk kez dinleyince keyifle doldum. O geceye dair ne hatırlıyorsunuz?

İstanbul’da çaldığımız üçüncü seferdi ve muhtemelen en iyisiydi. Güzel şehrinizde geçirdiğimiz her anı sevmediğimizden değil ama Fabrika Night o güne dek İstanbul’daki en büyük etkinliğimizdi. Dolayısıyla son on yılda Fabrika ailesinin ne kadar büyüdüğünü görmek beni oldukça etkiledi. İstanbul’da She Past Away ile çaldığımız ilk akşam yaklaşık yüz kişilik küçük bir kulüpteydik. Senin bahsettiğin gece ise kapalı gişe çaldık, bin kişilik kapasitesi olan müthiş bir konser salonundaydık. Ayrıca seyircinin şarkı sözlerimizi bilip bize eşlik etmesi beni büyülemişti. She Past Away’in performansında ağlayıp makyajımı mahvettim çünkü onları en başından beri tanıyoruz. Sahiden ortalığı yıkıp geçmeyi başardılar.

O günden bu yana dünyanın bu kadar değişmesi çok enteresan değil mi? Pandemi nasıl geçiyor, keyifler nasıl?

Salt bir paranoya hali gerçekten de. Dünya kavrayamayacağımız kadar hızlı değişti. Ne olup bittiğini anlamaya çalışmayı bıraktım, zaten bizden gerçeği her şekilde saklıyorlar. Üç haftadır karantinadayız ve bunun daha ne kadar süreceği de belli değil. Haberleri izlemekten kaçınıyorum çünkü mazoşistik bir tarafı var. Her şeyin sonunun geldiği bir bilimkurgu filmi izlemek istesem bunu kendim seçmeyi tercih ederim. Bizi bir şekilde devam etmeye iten şey, synthesizer mağazımızla (synthesizer.gr) ilgilenmek. Şu anda fiziken kapalıyız ama hala online çalışıyor ve kendimize bir meşgale bulmaya çalışıyoruz. Plak şirketimiz Fabrika için de aynı şey geçerli. Hepimiz zihnimizi ve bedenimizi aktif tutmak zorundayız şu sıralar.

Partners in Hell’in yaratım süreci hakkında neler söylemek istersiniz?

Çok zor zamanlardı, dünyada cehennemi yaşadık. En iyisi olsun istediğimiz için yapımı en zor albümümüzdü. Eğer en güncel albümünüzün en iyi albümünüz olduğunu düşünmüyorsanız müzik yapmaya devam etmenin bir anlamı yoktur. Şimdi hem kendimizden hem birbirimizden daha fazla şey bekliyoruz. Bazen stüdyoda gergin anlarımız oluyor ki bu da ilginç, çünkü aslında ikimiz de sessiz sakin insanlarız. Ama her yolculuk önünüze çıkan zorluklara rağmen sizi biraz daha ileri götürüyor. Bu albüm aracılığıyla müzik keşif yolculuğumuzda yeni topraklar keşfettiğimizi hissediyoruz.

Albüm ismi neye işaret ediyor? Cehennemde olma fikri bugünün atmosferiyle mi ilişkili, yoksa daha da geriye gidersek dünyanın başından beri bir cehennem oluşuyla mı? Bu albüme ne tür duygular ve ruh halleri hakim?

Selofan gerçek bir hikayeden uyarladığımız bir proje, yani tüm sözler samimi. Bu bizim hikayemiz, bu hayatta kazanıp kaybettiklerimizi anlatıyoruz. Aslında bu isim şu an albümde yer almayan bir şarkının sözüydü. Komik, değil mi? Albümü yoğuran şey ise bugün olduğum kişiye dönüşmemde çok emeği olan ve bu dünyadan çok erken ayrılan bir arkadaşımın ölümü.

“There Must Be Somebody”nin miksi Kıyı Müzik olarak yakından tanıdığımız, çok yetenekli bir müzisyen olan Serafim Tsotsonis tarafından yapıldı. Bu işbirliği nasıl gerçekleşti?

Aslında tüm albümün miksini o yaptı. İlk kez bir prodüktör ile beraber çalıştık ve bundan da oldukça memnunuz. Serafim synth mağazamıza uğradı ve o şekilde tanıştık, kendisini bir müzisyen olarak önceden de tanıyorduk elbette. 2006 yılında onun Peak albümünü canlı icra ettiği bir kulüpte dans etmişliğim var, vay be neredeyse 15 yıl geçmiş. Ne o genç ben, ne de onun çaldığı kulüp artık yok, ama 2020’de kendimizi onun stüdyosunda oturmuş albümümüzü mikslerken bulduk. Bu gerçekten de müziğin sihri!

Albümün sözlerini dinlerken aranızdaki aşk hiç olmadığı kadar güçlü görünüyor. Sanatçı olarak sizin için aşkın başlıca itici güç olduğunu varsaymak doğru olur mu?

Selofan aşkımızın bir ürünü, bunu başka insanlarla beraber asla yapamazdık. Çocuğumuz sayılır, plaktan yapılmış sadece. 🙂

Joanna, vokal olarak seni çok etkileyen isimleri sayar mısın?

Seni şaşırtacak bir isim söylemeyeceğim. Velvet Underground’dan Nico, x-mal-Deutschland’dan Anja Huwe, Malaria’dan Bettina Köstner, Nina Hagen, x-ray-spex’ten Poly Styrene Slits’ten Ari Up, Siouxsie Sioux, Annie Lennox, Grace Jones gibi derin, güçlü kadın vokalleri seviyorum. İlginçtir, bazı insanlar benim söylediğim bazı şarkıları Dimitris’in söylediğini sanıyor. Bunu iltifat olarak alıyorum.

Dimitris, çok sayıda enstrümanla içli dışlı biri olarak Selofan’ın müziğine daha fazla dahil etmeyi istediğin enstrümanlar var mı?

Synth’ler her zaman müziğimizin ana kahramanı olacaklar. Yalnızca iki kişiyiz ve tüm müziği kendim besteliyorum. Synth harika bir enstrüman, onunla her fikrin içini doldurabiliyor, ses üstünde deneyler yapabiliyorsun. İhtimaller sınırsız… Bas ve saksafon gibi başka enstrümanlar da çalıyorum, ancak sadece iki elim var. 🙂

Aslında saksafon sizin türünüzde yaygın bir enstrüman değil, ama müziğinize müthiş uyuyor. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

Bu Dimitris’in fikriydi ve bu kadar zor bir enstrümanı içgüdüleriyle çalabildiği için ona hayranlık duyuyorum. Gerçekten de Selofan’a has bir özellik bu, hem daha dans edilebilir hem de duygusal parçalarımızda harika gidiyor.

Müzikte yeni fikirlerle deneyler yapmayı seviyorsunuz. Bu yolda size ilham kaynağı olan güncel gruplar veya projeler neler?

Açıkçası çoğunlukla eski gruplardan ilham alıyoruz, kendimiz de çok genç sayılmayız sonuçta.

Geçenlerde Lebanon Hanover’la röportaj yaptım ve “goth” kelimesinin onlara ne ifade ettiğini sordum, aynı şekilde sizin de fikrini almak isterim.

Goth 70’ler sonu/80’ler başı civarı doğan bir müzik, sanat ve moda akımı. Ama bugün o şekilde varlık bulamıyor kendine. Şu günlerde goth için bir diriliş söz konusu. Hem sonsuz ve evrensel bir değer olan gençlik ateşini, hem de erken dönem punk’lar ile goth’ların “Gelecek yok” şiarını ifade ettiği için şu günlerde her zamankinden fazla anlam taşıyor. Ama “yeni” bir hareketin taşıyacağı o çiğ güce ve özgünlüğe sahip değil. Günümüzde gördüğümüz taklitler hala yüksek kalitede seyredip dürüst duygular barındırabiliyor içinde, ama bunu yaşam tarzıyla eşleştiren biri çok nadir görülüyor artık. Eski goth’lar has goth’lardı.

Sanatçı olarak sizi müzik dışında sanatın hangi türleri etkiliyor?

Uzayan karantina ve izolasyon dönemiyle beraber hayatımız kitaplar, müzik ve filmlerden mürekkep hale geldi. Hep de böyleydi aslında, ama şimdi durum başka. En nihayetinde Picasso’nun da dediği gibi, sanat hakikati anlamımızı sağlayan bir yalandır.

Siz, She Past Away ve Lebanon Hanover iki kişilik ekiplersiniz. Sizce darkwave sahnesindeki isimler neden ağırlıklı olarak grup yerine ikili veya solo proje olarak var oluyorlar?

Eğer diğer yarını bulduysan, aramaya neden devam edesin ki? Grupta daha fazla insan olması daha fazla telefon konuşması yapmak, daha fazla prova hazırlığı ve daha fazla enstrüman demek. Bu da muhtemelen daha fazla prova yapmak, stüdyoda daha fazla vakit geçirmek, daha fazla sosyalleşmek, kısaca her şeyin daha fazla olması demek. İkili olmak daha kolay, iki kişiden oluşan kapalı bir devre güçlü bir dinamiğe sahip olur ve en nihayetinde bizim müzik tarzımız ille de bir grup gerektirmez. Synth’ler işi görür.

Atina’da yaşıyorsunuz, benzer türde müzik yapan birçok başka ekip de burada yetişiyor. Atina ve şehrin müzik kültürü hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Atina küçük bir şehir, ancak her türden yeraltı müziğine çok canlı bir sahne bahşediyor, en azından pandemi gece hayatını mahvedene kadar bahşediyordu. Bu sahneye kendini adamış birçok kulüp, konser alanı ve bar var. Şu anda yaptığımızı yapan müthiş Yunan gruplar vardı 80’lerde, ancak internetin bize tanıdığı imkanlardan yoksundular, tanınamadılar ve unutuldular. Atina ilham verici bir yer, globalleşen bu dünyada başka hiçbir Avrupa şehrine benzemiyor. Tarzı ve özgürlük anlayışıyla kendine has bir yer. Yeraltı müzik sahnesiyle de tabii… Ayrıca hala yaşamın ucuz olduğu bir şehir. Yurtdışından pek çok sanatçı bu yüzden geçtiğimiz on yıl içinde bu şehre taşındı.

“Nichts” adlı muazzam şarkıdaki “Diese Stadt ist schon längst tot / Doch wir wollen nicht mehr fort” (Bu şehir çoktan ölmüş / Ama terk edesimiz yok artık) sözleri Atina’yı mı anlatıyor?

Evet, memleketimizle aramızdaki şey bir aşk-nefret ilişkisi, ama belki sen de kendi memleketinle ilgili aynı şeyi düşünüyorsundur? Bence herkes zaman zaman buna dair benzer şeyler hissediyordur.

Sadece Yunanistan’da değil, dünyanın dört bir yanında hayranlarınız var. Gittiğiniz başka bir yerden değerli bi hatırayı paylaşır mısınız?

Kendi ülkesinde bizi görmeye gelen herkese çok değer veriyoruz ve gittiğimiz her ülkenin kalbimizde ayrı bir yeri var. Meksika’ya ilk gidişimiz olağanüstüydü. Sadece ilk denizaşırı uçuşumuz olduğundan değil, başlı başına da çok değerli bir hadiseydi. 2012’de ilk kaydımızı yayınladıktan sonra bir kız bizi Mexico City’ye kendi doğum gününde çalmamız için çağırdı. Birilerinin müziğimizi bu kadar sevip bizi görmek için bu kadar pahalı biletleri ödemesi müzik piyasasında hala yeni ve deneyimsiz olan bize gerçeküstü gelmişti. Güzel bir tesadüf ise aynı gün benim de doğum günüm olmasıydı!

Bizzat tanışmadığınız ama hayranı olup tanışmak istediğiniz güncel bir grup var mı?

Biraz zor. Sevdiğim herkes öldü. Nasıl, çok goth değil mi? 🙂

Hem bir grup hem de bir şirket olarak müzik endüstrisinin içindesiniz, o yüzden sormaya mecbur hissediyorum: İdari bir bakış açısıyla bakacak olursanız hayatlarımızdaki bu ani değişim sektörü nasıl etkiledi? Durum ne kadar umutlu veya çaresiz görünüyor?

Durum pek umut vadetmiyor, ancak umut en son ölen şeydir. Şirket olarak eskiden yaptığımız şeyi yapmaya devam ediyoruz, sanatçılar ürettikçe yayınlıyoruz. Daha az konser turnesi elbette finansal açıdan ölüm demek, ama iyimser açıdan bakarsanız yeni müzik yazmak için daha fazla zaman sağlıyor bu durum. Umuyoruz ki bu korkulu günler sona erdiğinde pek çok harika kayıt hayatlarımızı aydınlatacak, o yüzden sevdiğiniz grupları ve şirketleri destekleyin, kendinize ve sevdiklerinize albümler alın, çünkü müziğin olduğu yerde hayat vardır.

Umarım her şey yakında normale döner ve daha fazla Fabrika Night görürüz. Geleceğe dair planlarınız arasında neler var?

Güncel durum buna izin vermediğinden pek de plan yapasımız yok, ama umuyoruz ki daha çok Fabrika Night ve sizinle beraber tadına varacağımız daha çok çay ve lokum olacak.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Röportaj için teşekkür ederiz, dünyanın en iyi seyircilerinden birisiniz!

Söyleşi: Deniz Ekim Tilif

Çeviri: Naz Yılmaz