Portishead Self-Titled: Dramanın unutulmuş zirvesi

Çok uzun süredir kendini aratan gruplardan biri olan Portishead’i son bir ay boyunca kafamdan çıkaramadım. Kafamdan çıkmamaları da beni buraya kusmaya itiyor. (Bir de ilk iki albümlerinin kasetlerini almaya.) Hiçbir zaman kendini aratmayan bir grup değillerdi bu arada ama artık bırakın albümünü EP’sii, hiçbir canlı performansları bile olmadığı için iyice aç kalıyoruz kendilerine. Kafama yerleşmelerini sağlayan albüm ise aynı adlı Portishead albümleri. İlk albümleri Dummy ile kültler arasına girmiş; çok yüksek satış, dinlenme ve başarılara ulaşmış grubun ikinci albümünün bana kalırsa ilkinden aşağı kalır yanı yok. Hak ettiği övgüyü hiç alamamış albüm, bizim Portishead’e aç kaldığımız gibi, kendisine ilgi gösterilmeye aç bir noktada.

Portishead’in Bristol çıkışlı bir grup olmalarının direkt altını çizmek istiyorum. İngiliz müzik kültürünü övmek için ayrıca yazmaya oturmak gerekiyor zaten; her on yıllık aralık için, her şehir için ayrı ayrı mümkünse. Bir diğer Bristol çıkışlı grup Massive Attack ile trip-hop janrasının kurucuları ve öncüleri oldular. Caz müziğe olan incelikli ilgileri, kadın vokallerin kıymetini bilip bambaşka bir yere taşımaları, Amerikan rap müziğinin altın çağındaki beatlerden etkilenmeleri müzikte çığır açıcı nitelikler olarak baş gösterdi. Boğuk ve dramatik bu müziği ruhunuzu adeta matkapla delen elektronik seslerle buluşturabilmeleri ise olayı asıl çekici kılan şey. Massive Attack, “Live With Me” şarkısında vokalde yılların cazcısı Terry Callier ile çalışıyor mesela. Elektronik ve caz arasındaki bağda gördükleri potansiyel akıl almaz güzellikte. Her türlü yoğun dramanın fantezisini kuran ve yaşamaktan zevk alan kişiler olduklarına emin olduğum kişiler bunlar. Trajikomik insanlar ve bundan çok mutlular, bayağı da yetenekliler.

Hissiyata verilen derinlik herkesin dünyasından bir şeyler kopararak büyüyor, bir yandan da göğse oturuyor. Karanlık gerçekliklerle oynamak, teninin dibine kadar hissetmek ve hissettirmekten keyif alan niş bir ekip Portishead. Çıplak çaresizlik ve çöküntü üzerine anlaşıyorlar diyebilirim. Ortak noktaları yok gibi görünen insanlar hepsi en başta. Genç bir hip-hop fanatiği, 20’lerinin ortasında uçuk sesiyle barlarda Janis Joplin söyleyen gizemli bir kadın ve 30’larında caz gitaristliği yapan sıkılmış bir adam. Vokal Beth Gibbons grubun multi-enstrümentalist DJ’i Geoff Barrow hakkında “Ne söylediğim hakkında hiçbir fikri yok. İlgisi de yok, kendisi itiraf ediyor.” demişti bir kere. Bir yandan Portishead’in kuruluşu için Geoff Barrow, ülkenin kenarından gelen eşsiz ruhlu sese sahip bu kadınla tanışmasını ve her seferinde sesinden ne kadar etkilenip şaşırdığını tekrar ederek anlatıyor. Çok da haklı. Elindeki sigarayla birlikte sahnede acıyla uluyan, hayran olunacak aurasıyla Beth Gibbons benim için de müzik tarihindeki en önemli üç beş kadından biri. Hissiyata verilen ağırlık o kadar fazla ki, aynı şarkı içinde farklı dramaları birlikte yaşatabilecek yoğunlukta derinlik işleniyor her şarkının içine. Özlerinde çok büyük bir güç aldıkları, biraz ters ve keskin bir temel var.

Dummy için “düzenli” denilebilir. Bir teması vardı da denilebilir belki. Aynı adı taşıyan, hikayenin devamında hayat kadını olan genç ve sağır bir kadının hikayesini ele alan 70’ler dizisinden enerjisini ve adını alan bir albümdü. Ekstrem duygulardan ve rahatsız edici/ürpertici içeriklerden bahseden bir şeydi. Aşkın, fantezilerin, dramanın ve hayatın uçlarını görmüş insanların düşüşünü anlatıyor gibi… Zarif renklerin, ağır şarapların ve büyülü soluk ışıkların sahneyi süslediği bir başyapıt. Konum Dummy olmadığı için uzatmayacak olmakla birlikte, bu konsepti müzik sahnesine soktukları gibi müzikal bir devrimin öncüsü oldular.

Portishead albümüne geçiş sürecindeki 3 yılda çok fazla rahatsızlık yaşadıkları oluyor. Başta Barrow olmak üzere herkes grubun tarzının BBC gibi kurumların eline düşmesinden rahatsız. Massive Attack ve Tricky gibi ilk albümden ün kazanan grup buna çok ters bir tepki veriyor, sarsıntı yaşıyorlar. Karanlık, boğucu ve mutsuz sesleriyle öne çıkan grubun arka planı ve kişilikleri de müziklerinden farklı değil sonuçta. Tanınmışlığın anlaşılmak olmadığını bilerek konuya yaklaşan grup üyeleri, ev partilerinin ve televizyon dizilerinin manasızca favorileri olmalarına karşı bir tiksinti duydu ve röportajları da bir noktada kestiler. Benzer bir rahatsızlığı ben de esrar içip “Roads” dinlediğinde kendini olduğundan çok daha anlamlı ve katmanlı sanıp çok yersiz bir anlayışın içine giren Beyoğlu “sanat” çevresine uygun insanlara karşı duyuyorum, anlayabilirim. Bir yandan grup bu aralıkta NYC Roseland Theater konserlerini vererek yine kanımca müzik tarihindeki en ikonik ve olağanüstü konserlerden birini gerçekleştirdiler. Bu konser kaydı sonrasında plak, kaset ve CD olarak yayınlandı.

Portishead albümünün kendisi, mahvolmuş birinin karanlık inine girmek gibi. İlk albümden sonra geçen üç yılda kendini tekrarlamak istemediğinden emin olan grubun beslendiği drama aynı kalmakla birlikte, yaşantı bambaşka bir evrende geçiyor. İçinde sadece etrafını tırmalayan, çökmüş, mahvolmuş ve feryat eden bir zavallı yaşıyor gibi. Eziyet çeken bir noir film karakterine yakışır bir albüm olurdu baştan sona. Tam da çıktıkları şehir Bristol gibi sisli, soğuk, karanlık ve dağınık bir yerin gecelerinde yalnız başına sokaklarda kalmak otururdu hem de buna. Sevgiye ve dokunuşa mahrum kalmış bir his nasıl tüm bir albümü ele geçirir inanın korkutucu. Sadece romantik de değil. “Cowboys” şarkısıyla açılan albüm, aşağıdaki gibi sözlerle sisteme ve düzene de isyan ederek başlıyor yakınmaya:

Did you feed us tales of deceit?
Conceal the tongues who need to speak?
Subtle lies and a soiled coin
The truth is sold, the deal is done

Cowboys

Sıcak ve hassas bir dokunuşu beklerken alamadığı için etrafına korku salmaya başlamış yalnızlığa bürünen bir karakter var ortada. Havada süzülen gölgelerin uzun uzun deriye işlerken yavaş yavaş karanlığın tamamen üste sinmeye başladığı bir oda gibi hissettiren “Humming“in sözleriyle örneklendirirsek:

Give me all that you have
And it’s been so long, that I can’t explain
And it’s been so wrong
Right now, so wrong
Naked, my thoughts are creeping
Too late, the show has begun
‘Cause it’s been so long, that I can’t confess

Humming

Arzuyla yalvaran birinin çırpınmasını bu sözlerle hemen anlayabiliriz. “Humming” ve “All Mine” gibi birkaç şarkı vokalin tavrı dolayısıyla “gotikler için hip-hop” olarak değerlendirildi ve “ölümcül” gibi sıfatlar da yakıştırıldı albüm geneline. Oldukça katılıyorum.

Geçmişinde kaybettiği her şeyin acısını dünyasında geriye kalan ne varsa onların üstüne de sinene kadar işliyor her şarkı. Kendine kalanı hem mahveden, hem koruyan bir dinamik taşıyor. Artık güzellikleri hatırlamayan, yalnız başına düşen, kalkamayan, korkan ve uzun süredir üşüyen… Kendi geçmişimle çok katmanda bağdaştırmamın da sağladığı kolaylıkla albümün içinde olduğu kafese ben de çekildim. “Mourning Air“, en yoğun ve en titrek haliyle kendini ortaya koyan parça kesinlikle. “Roads“dan aşağı kalan bir ağırlık yok bu şarkıda. Vokalin kırılganlığı, saksafon ve bas başta olmak üzere enstrümental tercihler, her şey bu şarkıyı nefes kesen bir bütün haline getiriyor. Duygusal derinliğinden bahsetmesi ise dürüst olacaksam zor.

I feel this fear alone
Until we have total honesty
If I tremble or fall
I’m reaching out in this mourning air, oh

Should I feel a moment with you
To softly whisper
I crave nothing else so much
Longing to reveal, total honesty
I can feel your touch

Mourning Air

Sapıttığın noktaya gelen bir teslim olma ve korkaklık daha çekici olamazdı, gerçekten. Sadece şarkıyı dinlemek gerekiyor, uzatırsam nereye giderim kestiremiyorum.

Rahatsız edici unsurlarla dolu bu zevkli albümün edindiği yer, çıktığı gibi Birleşik Krallık’ta listelerde ikinci sıra olsa ve yüksek beğeni toplasa da, zamanla unutulan efsanelerden biri oldu. İnsanlara en hitap eden albümleri de değil, müzikal olarak en zorlayıcı olanı da. Çok keskin sınırları olan, etrafındaki her sıcaklığı yok eden buz gibi ve huysuz bu inanılmaz yapıtı Portishead’i duymuş ve sevmiş herkesin incelemesini isterim, arşivinizde çok büyük bir yer edinebilir.