Doğmak Değil Dönüşmek

Hazırlayan: Tarih: Mart 20, 2019

-
-
-
-

Tüm cinsiyetçiliğinizi bir kenara bırakın ve açtığınız sayfadaki bandanalı kadına bakın. Çünkü bende yazdıklarını okumadan önce sadece bandasına bakmıştım. Bandasının ardında sakladıklarını öğrenmeden önce. İtiraf etmeliyim ki önümde sayfalarca uzanan Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sı, Charlotte Perkins Gilman’ın Kadınlar Ülkesi, Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli, Sylvia Plath’ın Sırça Fanus’u (sonradan okumanızı önereceklerimin alıştırması diyelim bunlara) duruyorken arka plana attığım için kendime kızmama sebep oldı Simone de Beauvoir; filozof, gazeteci ve en güzelinden bir yazar.

9 Ocak 1908’de başlayan hikayesi Paris’te geçiyor. Kadın doğmanın değil kadın olmanın hikayesi. Katolik annesi Françoise ve Georges Bertrand de Beauvoir’in iki kızından ilki. Bu ataerkil aile yapısının ona kazandırdığı en büyük değeri “Bir Genç Kızın Anıları” kitabında anlattığı gençlik dönemlerinde sakladığı, okuyunca anlaşılıyor. Matematik ve felsefede “Baccalauréat” sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimine devam ediyor. Devamında Sainte Marie Enstitüsü’nde yabancı dillerde yazın eğitimi ve Sarbonne’de felsefe eğitimi alıyor.Sarbonne’deki eğitimi sırasında hayatının en büyük başarısı olarak gördüğü adamla tanışıyor; Jean-Paul Sartre. Araştırırken okuduğum çoğu yazıda Sartre’den ayrı olarak ele alındığına denk gelmedim. Kendisinin “yaşam boyu yol arkadaşı” olarak gördüğü herhangi bir evlilik geçirmeden birlikteliğini sürdürdüğü Sartre ile olan ilişkisi feminist görüşünden mi kaynaklıydı diye düşünmüyor değilim. Benim Beauvoir ile beraber Sartre’den bahsetmemin sebebi ise varolan yaratıcılığının duygularını da harekete geçirerek bu denli güçlü eserler çıkarmasına yardımcı olabildiği yönü (ki bunu sadece ikili ilişkileri bakımından yorumladığımı varsayın). İlk romanı olan “Linvitee” (Konuk Kız)’i 1943’te yazıyor. Sarte ile ilişkisinin izlerini de bulabileceğimiz bu kitabında ahlak, sadakat, varoluş kavramlarına yer veriyor. Devamında gelen 1944’te yazdığı “Le Sang Des Autres”(Başkalarının Kanı) ile Fransa’nın sosyolojik yapısını “Herbirimiz her şey için ve herkese karşı sorumluyuz.” diyerek anlatıyor. 1945’te yazdığı “Les Bouches Inutiles”(Yararsız Ağızlar) ise Türkçe çevirisini bulamadıklarımdan. Denemeler, gezi notları ve oyunlarından oluşuyor. Sonrasında 1946’da “Tous Les Hommes Sont Mortels”(Bütün İnsanlar Ölümlüdür)’i yazarak ölümlülüğün fantastik yönünü Avrupa tarihini de işin içine dahil ederek anlatıyor. “Les Mandarins”(Mandarinler) ise 1954’te Goncourt Ödülü’nü kazandıran ve Albert Camus’la ilgili çoğu bilgiye de birinci ağızdan sahip olabileceğimiz bir roman. 1966’daki romanı “Les Belles İmages”(Güzel İmgeler) de Türkçeye çevirisi olmayanlardan. Devamında üç öyküden oluşan ve kadın olarak okuyucuyu en hassas noktalarından yakalayan romanı “Les Femme Rompue”(Yıkılmış Kadın)’ı 1967’de yazıyor. Denemelerinden bahsedecek olursam ilkini 1944’de “Pyrrhus et Cinéas” ile oluşturuyor. Birbirine bağlı on iki denemeden oluşan kitapta Beauvoir, “varolması için kendini aşmak zorundadır insan” diyor. Varoluşçu tutumunu en sağlam hissedebildiğimiz eserlerinden bana kalırsa. “Pour Une Morale de l’Ambiguite”(Belirsizlik Ahlakı Üzerine-1947) ise Pyrrhus et Cinéas’ın devamı niteliğinde ve Hegel, Spinoza, Kierkegaard’ın düşüncelerini de eleştirmekten çekinmediğini gördüğümüz eseri.”Faut-il Bruler Sade” (Sade’ı Yakmalı mı-1951)’de kendi dilinden Sade’ın felsefesini bize anlatıyor.”La Vieillesse“(Yaşlılık-1970) Yaşlılık İlk Çağı ve Yaşlılık Son Çağı adlı iki kitaptan meydana gelen eseri. Adı gibi belki de kabullenemediğimiz tek dönemimiz olan yaşlılığı en ince ayrıntısını kadar değerlendiriyor. Otobiyografi tarzında oluşturduklarına gelecek olursak ilki “La Force de Choses“(Nesnelerin Zorlayışı-1960), Cezayir’in bağımsızlığı, Fransız solunun eylemleri tarihsel bir süreç içinde anlatıyor Beauvoir. “Tout Compte Fait“(Hesap Görüldü-1972) Sartre ile katıldığı seyahatler ve çoğu yurtdışı gezilerini anlattığı son otobiyografisi. Yine gezi gözlemleri niteliğindekilerden; L’Amerique au Jour le Jour(Günü Gününe Amerika-1948) ve La Longue Marche(Uzun Yürüyüş-1957).

En değerlisini sona sakladım; Deuxieme Sexe. Bizim bildiğimiz haliyle, kitabın isminin aslında yazarın mottosunu oluşturduğu “İkinci Cins”. 1949’da yazdığı ve bana göre Sonning Ödülü’nü almasına en büyük katkısı olan eseri, üç bölüm şeklinde; Genç Kızlık Çağı, Evlilik Çağı, Bağımsızlığa Doğru. Bu başlık çevirileri Fransızcadan Türkçeye ne denli doğru çevrilmiştir yada çevrilmekten çok “evrilmiştir” onu bilemiyorum. Çünkü kitap kapaklarınabakacak olursak feminizmin her noktasında görülebilmesi için dişiliği ön plana koyan tüm fotoğrafların basıldığı aşikar. Kitap iki yıl içinde 97 defa basılıyor ve bir anda tüm feminist ve bu görüşten yana hissedenlerin adeta referans aldığı bir kaynak haline geliyor. İnsanın kadın olarak doğmadığını, ona dönüştüğünü savunabilecek ve bunun üzerine ödüller alan, akımlar başlatan, hemcinslerinin seslerini dünyaya duyurmaya çalışan bandanalı bir kadından bahsediyoruz. Kitabın bir diğer önemli tarafının da kadınların ikinci planda kalışının ve diretilen hayata oturtulmaya çalıştırılmasının olağanlığını yıkmaya çalışan ilk iş olması. “İkinci cins” ya da “öteki cins” olarak ele alınan tanımlamanın nasıl ortaya çıktığı, bu kavrama neden olan sosyal, dinsel, iktisadi durumlar, gerek bilimsel gerek tarihsel bir dille anlatılıyor kitapta. Öteki cinsi yaratmada kadının olduğu kadar erkeğin rolünü de ele alarak aslında olaya iki yönlü yaklaşıyor. Aile ve evlilik kavramlarına gelecek olursak Engels’in “Ailelerin, Özel Mülkiyetin ve Devlertin Kökeni” kitabından güzel alıntılar yapmış Beauvoir. Üçüncü bölüm olan Bağımsızlığa Doğru’ya gelindiğinde net olarak anlaşılan kadının ötekileştirilme nedeni de dikkatimi çekmişti. Bu ötekileştirme; “Kadın rastlantısal olandır, özsel olana karşıt özsel olmayandır. Erkek öznedir, mutlak olandır, kadın ise öteki cins’tir.”olarak açık bir tanımını yapıyor Beauvoir. İkinci cins olarak ilan edilmenin kökenine inecek olursak da yine kitaptan yola çıkarak söyleyebilirim ki, çocukluk dönemin de kimliğin nasıl keşfedildiği, ergenliğe geçişte maruz kalınan toplumsal tepkiler ve bu tepkilerin bilinçaltında oluşturduğu yanılsamalar da ayrıca anlatılmış. Bu “öteki” ya da “ikinci” kavramlarının bu şekilde bize aktarılmasının sebebinin varoluşçu yönünden kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü ben ve öteki’yi kendi dilinden kadın ve erkeğe yorumlaması varoluşçu bir feministliği benimsediğini gösteriyor bize. “Tıpkı Einstein’ın evreni gibi hayatım da hem sonsuz hem de sonlu. Sonsuz: Zaman ve mekân aracılığıyla dünyanın başına ve en üst sınırlarına kadar uzanıyor. Varlığımda dünyevi kalıtımı ve dünyanın şu andaki halini topluyorum. Ama hayat aynı zamanda sonlu bir gerçeklik. İçimdeki kalbime, iç yaşamımı özümseme merkezime, tüm rota boyunca aynı olduğunu iddia eden bana hükmediyor.” Derken özünden bir varoluş derdini sunmuş bandanalı feminist.

Son olarak kitaplarını okumaya başlamadan önce 1975’de Questionnaire adında bir televizyon programında yaptığı röportajdan bahsetmek istiyorum. Burada kadın olmanın bir gerçeklikten çok (gerçekliğin ne olduğunu bile sorgulayan beyinlere sahip olduğumuzu düşünerek) belli bir tarihin sonucu olduğundan ve “kadın” olgusunu tanımlayan biyolojik veya psikolojik bir kaderin söz konusu olmadığından bahsediyor. Bu da “kadın”ı  neden “olma” değil “dönüşme” süreci olarak ele aldığını tanımlıyor aslında. Ataerkil değerlerin kapitalist değerlerle karıştırılmaması gerektiğini söyleyerek de olayın siyasi yönünden de bakıyor. Yani toplumda sınıfsal yada rejimsel bir değişim olmadığı sürece bu kadınlık durumunun da radikal bir değişime uğrayamayacağının savunmasında. Bu feminizm tarihinin tabi ki 68 kuşağı da bir parçası fakat bunun ayrıntısına pek girmeden sınıf çatışması ve cinsiyet çatışmasına geçiyor. Röportajı izlediğinizde cinsiyetçilik ve ırkçılık arasındaki ayrımında farkına varıyorsunuz. Fakat bu ayrımın oluşmasını sağlayanın da aslında erkeklerin kadınlar üzerine oluşturduğu hakaretlerden doğduğunu vurguluyor. Daha da ayrıntıya girmeden izlemenizi şiddetle önerdiğim bir röportaj. Meraklısına şöyle Beauvoir ağzından hoş şeyler de bırakıyorum okumalık;

https://oggito.com/icerikler/simone-de-beauvoir-a-gore-sans-ve-secim-bizi-biz-yapmak-icin-bir-araya-geliyor/59942

Önyargılardan biraz olsun arındırılmış bir feminizm algısı yaratabilmek umuduyla. Sevgiler.


Hani belki paylaşmak istersin diye...

Yorumlar

Yorum bırak


#NowPlaying

Parça

Sanatçı

Background