hackedepicciotto: “Kurbağa ve Kartal Perspektifi”

Kapak Fotoğrafı: Mara Von Kummer

Bir yere ait olmak ne demek? Yuva dediğimiz şey, hepi topu dört duvardan mı ibarettir? Danielle de Picciotto ve Alexander Hacke, Lichtung albümleriyle dilin, sesin ve hayal gücünün sınırlarında dolaşırken, göçebelikten yerleşikliğe uzanan kişisel yolculuklarını da düşünüyor. hackedepicciotto ile kelimelerin çağrışımlarından rüyalara, Tarot’tan faşizmin ayak seslerine uzanan bu sohbette, sanatın insanda yeni düşünceler yaratma gücünü konuşuyoruz.

Lichtung Almanca dilinin sınırları ve olanaklarını keşfe çıkan bir albüm. Ben hâlâ bu dili çok iyi bilmiyorum ama Almanca öğrenmeyi ya da Berlin’e taşınmayı düşünmeden çok uzun zaman önce bile kopfkino (bireyin kafasında kurduğu spesifik bir sinematik senaryoyu ifade eden bir kelime), herhangi bir dildeki en sevdiğim kelimelerden biriydi. Lichtung’un iyi bir kopfkino örneği olduğunu söylesem bana katılır mısınız?

Alexander Hacke: Kesinlikle. Müziğimizi her zaman oldukça sinematik olarak gördük. Hatta başlangıçta yaptığımız şeye “cinematic drone” diyorduk ama Google’da “cinematic drone” diye aratınca karşına uçan kameralar falan çıkıyor. Biz de bu ismi değiştirmeye karar verdik. Yaptığımız şey çağrışım uyandırmalı, imgeler ve kavramlar yaratmalı.

Danielle de Picciotto: Evet, görevimizi milleti eğlendirmek olarak görmüyoruz. Sahip olduğumuz düşünceleri ifade etmek ve bir şekilde, umarız ki, dinleyicide düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlamak için sanat yapıyoruz. Bunların illa bizim sahip olduğumuz düşünceler olması gerekmiyor; ama bir şeyleri tetiklemek istiyoruz. Eğer sende bir kopfkino tetikliyorsa bundan çok memnunuz, çünkü sanatın sorumluluğunun bu olduğunu düşünüyoruz: Dinleyicinin kafasında yeni düşünceler yaratmak.

Okurlarımıza anlamıyla birlikte paylaşabileceğiniz, sofistike ya da özellikle güzel bulduğunuz birer Almanca kelime var mı?

DDP: İlginç bir soru. Ben şahsen vogelfrei kelimesini çok seviyorum; şarkılardan birinin adı da bu. Çok fazla anlamı var. frei (özgür) kelimesini seviyorum; kuşları da seviyorum, yani vogel (tekil hâliyle). Antik Yunan’da kuşlar, tanrıların habercileri olarak kabul edilirdi. Dolayısıyla bu tek kelimenin içinde çok fazla sembolizm var. Bir yandan kelimeyi tek başına duyduğunda “kuş kadar özgür” anlamına geldiğini düşünebilirsin. Oysa Almancadaki anlamı aynı zamanda kanunun dışında olmak ve kanunun dışında tek başına kalmak; hatta kanunun dışında olduğun için insanların sana saldırma hakkına sahip olması demek.

Bence bu çok ilginç bir düşünce, çünkü standart yasalara uymadığında insanların sana saldırmasına izin verildiği anlamına geliyor. Bu da çok ilginç, çünkü insanlar içinde yapayalnız olduğun anlamına geliyor. Temelde mevcut düzenlemelere katılmayan herkesin durumu bu. O yüzden bu kelimeyi gerçekten çok seviyorum.

AH: Kelimenin tam anlamıyla, eğer düşersen kuşların seni gagalamasına izin veriliyor demek. [gülüşmeler.] “Kuş kadar özgür” değil, “kuşlar tarafından yenilmeye müsait” anlamına geliyor. Aslında gerçek anlamı bu.

DDP: Almancanın bu iki kelimeyi birleştirme olayını çok seviyorum. Kelimelerden bu kadar anlam çıkarabiliyor olmamız müthiş.

Alexander, senin eklemek istediğin bir kelime var mı?

AH: Çok fazla kelime var. Komik olan şu ki Danielle, kullandığım bazı kelimelere karşı fiziksel olarak tiksinme tepkileri veriyor. “Hayır, bunu bir daha asla söyleme!” falan diyor.

Gerçekten çağrışımlara çok açık bir dil.

AH: Evet ama Almanca aynı zamanda toplumsal açıdan tarihsel çağrışımlarla da çok yüklü bir dil. Bir bakıma aşırı sınıfçı bir dil. Çok fazla kelimenin alt sınıflardan geldiği biliniyor; başka birçok kelime de toplumun daha üst sınıflarıyla ilişkilendirilmiş. Hatta eski zamanlarda, ta İmparatorluk dönemine kadar, Almanca daha çok alt sınıfların dili olarak görülüyordu. Alman yüksek sosyetesinde aristokrasinin dili Fransızcaydı, bu da böyle ilginç bir bilgidir…

DDP: Eee, en sevdiğin kelime ne?

AH: En sevdiğim kelime…

DDP: Kaçmaya çalışıyor sorudan. [gülüşmeler.]

AH: Deniz, bana herhangi bir “en” sorusu sorulduğunda beynim donuyor adeta. Hiçbir şey düşünemiyorum. En sevdiğim filmleri bilmiyorum, en sevdiğim müziği bilmiyorum… see (deniz, göl) kelimesini seviyorum. [gülüşmeler.]

Yerleşmek kavramı hakkında konuşmak istiyorum. Bana göre bir yere yerleşmek, yalnızca fiziksel bir eylem olamaz; işin bir de zihinsel huzur tarafı var, belki mutlulukla ilişkilendirebildiğimiz bir histir bu. Babam şöyle der: “Hayatta mutluluğu bulmanın iki sırrı vardır: Sevdiğin insanla birlikte olmak ve sevdiğin işi yapmak.” Görünüşe göre siz ikisine de sahipsiniz. Bu, hem fiziksel hem de zihinsel olarak Lichtenrade’e yerleşmenizi kolaylaştırdı mı?

DDP: Bunu sorman ilginç, çünkü daha biraz önce Alex’e bir buçuk yıl önce buraya taşınmış olmamıza rağmen ruhumun ancak şimdi buraya yerleştiğini hissettiğimi söyledim.

Yerleşmenin birçok farklı boyutu var. Bu açıdan Alex’le benim çok farklı insanlar olduğumuzu düşünüyorum. Ben göçebe olarak büyüdüm, çünkü babam Amerikan ordusundaydı ve her sene taşınırdık. Gerçek anlamda ilk kez daha uzun süre bir yerde yaşadığım yer Berlin oldu ama buraya taşındığımda 25 yaşındaydım. Dolayısıyla benim için seyahat etmek aslında çok daha doğal bir durum ve yerleşmek her zaman daha zor.

Buraya taşındığımızda, düne kadar kendimi gerçekten rahatsız hissediyordum. Nedenini kendime sordum ve ruhun yerleşmesinin daha uzun sürdüğüne kanaat getirdim. Bir yere uçtuğunda jet lag yaşamak gibi; orada olsan bile gerçekten orada değilmişsin gibi hissediyorsun. Bunu çok yoğun yaşıyorum. Yerleşmek, seyahat etmekten tamamen farklı bir zihin hâli. Seyahat ederken duyuların çok daha fazla dışarıya yöneliyor. Hangi ülkede olduğunu, alışkanlıkların neler olduğunu, iklimin nasıl olduğunu görmen gerekiyor. Yeni sokakları öğrenmen gerekiyor. Hayatta kalabilmek için bulunduğun yeri de çözmen gerekiyor.

Yerleştiğinde ise mesele daha çok kendinle ilgili oluyor. Daha içe dönük bir hâle geçiyorsun, çünkü hep aynı yerdesin. Artık sürekli değişen şey sensin: ruh hâllerin, ilgi alanların, dikkatinin yöneldiği şeyler… Yerleştiğinde derine iniyorsun. Seyahat ederken ise biraz daha yüzeyde kalıyorsun, diğeri kadar samimi bir durum değil. İki durum birbirinden çok farklı.

Bunu kurbağa perspektifi ve kartal perspektifiyle açıklayabiliriz. Seyahat ederken kartal perspektifine sahipsin, çünkü hiçbir şey gerçekten yakın değil ve her şeyin üzerinden şöyle bir geçiyorsun. Farklı kültürleri görüyorsun, farklı diller duyuyorsun… Evindeyken ise kurbağa perspektifinden bakıyorsun, çünkü her şey çok yakın.

Bence her iki perspektif de çok önemli. Bu yüzden insanların seyahat etmesi, yeni şeyler deneyimlemesi iyi; çünkü sınırları açıyor. Irkçılığın kabuğu çatlamaya başlıyor, çünkü çevrene uyum sağlamak zorunda kalıyorsun. Sadece evinde kaldıkça duvarların gittikçe kalınlaşıyor ve yalnızca kendi perspektifini görmeye başlıyorsun.

Benim için, dediğim gibi, göçebe olmak daha kolay. Bir şeylere sahip olmaya ihtiyacım yok. Sadece bir valizimin olması bile beni çok mutlu ediyor. Alex’te ise sanırım durum biraz farklı.

AH: Ben buradan çok uzak olmayan bir yerde büyüdüm. Bisiklete binmeyi bu sokaklarda öğrendim. Hayatım boyunca gruplarla turneye çıktım. Daha ergenliğimin başındayken başladım buna ama bunu yaparken her zaman geri çekilebileceğim bir evim olurdu. Danielle ile göçebe yaşama geçtiğimizde o yuva yoktu. Boş zaman diye bir şeyin olmadığı bir duruma uyum sağlamak zorunda kaldım. Her zaman tetikte olmam gerekiyordu.

Benim için iş, Danielle’in algısından gerçekten çok farklı. Seyahat ettiğimiz, göçebe olduğumuz sürece duyularım dünyada yolumu bulmakla fazlasıyla meşguldü. Şimdi ise geri çekilebileceğimiz, bize sığınak olan bir yuvamız var. Artık yolumu bulmak zorunda olmadığım için dünyada olup bitenleri gerçekten gözlemleyebiliyorum. Gazeteyi de artık hiçbir şeyin kalıcı olmadığının çok daha fazla farkında olarak okuyorum.

Yerleşmiş olmamız bile illa ki göçeneliğin sonu anlamına gelmiyor, özellikle de dünyanın gidişatını düşünürsek. Kim bilir, belki faşizmden ya da her ne geliyorsa ondan kaçmak zorunda kalacağız.

“Wiederbelebung” videosunun sonunda ikiniz de birer Tarot kartı seçiyorsunuz: Kılıç Kralı ve Değnek Kraliçesi. Sizce bu kartlar kendi kişiliklerinizi yansıtıyor mu?

DDP: Tarot’la çok çalışıyoruz.

AH: Evet. Tarot, Kabala ve benzeri şeyleri inceliyoruz ama orada seçtiğimiz kartların gerçekten Tarot kartları olup olmadığından emin değilim. Sanırım Scopa kartları olabilir.

DDP: Evet.

AH: İtalyan bir kart oyunu. Scopa’yı Tarot’un küçük arkanalarındaki kartlarla oynayabilirsin, çünkü onların da saray kartları ve numaralı kartları vardır.

DDP: Yine de Kral ve Kraliçe’yi bilerek seçtik, çünkü bulunduğumuz bu yerde artık kontrolün bizde olduğunu ifade ediyorlar. Göçebe olduğumuz zamanlardan farklı bir konumdayız. Kral ve Kraliçe tahtlarında oturuyor ve kendi krallıkları var. Kontrol etmek istediğimizden değil ama yaşamaya karar verdiğimiz bu yerin sorumluluğunu üstlenmemiz gerekiyor.

Bu, göçebe olmaktan çok farklı bir tavır, çünkü göçebeyken hiçbir şeyin sorumluluğunu eline alamıyorsun. Sadece valizinlesin.

Videodaki o anın en sonda gelmesinin sebebi de Wiederbelebung kelimesinin “diriliş, yeniden hayata dönmek” anlamına gelmesi. Yeni bir çevrede, yeni bir hayatta yeniden hayata geldik. Bunun sorumluluğunu üstleniyoruz. Öylece “Yok, bize ne?” diyemeyiz. Kral ve Kraliçe sorumluluk sahibi olmak anlamına geliyor.

Rüyalarınız hiç şarkı yazımına ya da yaratıcı sürecinize ilham veriyor mu?

AH: Bir dönem rüyalarıma takıntılıydım. 2014’ten 2016’ya kadar rüyalarımı yazıyordum ve bilinçli rüya görme konusunda kendimi eğitiyordum. Rüyanın içinde rüya gördüğünü fark ettiğin ve ardından rüyanı kontrol edebildiğin durumlardan bahsediyorum. Bunu da öncelikle rüyalarını hatırlamayı öğrenerek başarıyorsun. Oldukça yoğun bir süreç, çünkü bunu kendinden bir şey istemeden yapman gerekiyor. “Rüyalarımı hatırlamak istiyorum.” ya da “Keşke rüyalarımı hatırlayabilsem.” demiyorsun; “Rüyamı hatırlıyorum” diyorsun. İki yıl bu pratiği yapıp sonra bıraktım çünkü artık doğru düzgün uyuyamıyordum. [gülüşmeler.]

Rüya deneyimlerinin uyanık hayat kadar fiziksel ve zihinsel yapımızın, ruhumuzun bir parçası olduğunun çok farkındayım… Rüyalara hâlâ çok değer veriyorum. Gerçi artık rüyalardaki gerçek bilgiyi bu dünyaya taşımaya eskisi kadar odaklanmıyorum ama rüya hâli benim için hâlâ çok önemli.

Bilinçli rüya görmeyi öğrenirken yaptığın tekniklerden biri ellerine bakmak ve uyanık olduğun gerçeğine odaklanmak. Uyanık olup olmadığını, yani gerçekten uyanık olup olmadığını fark etmek için harika bir meditasyon pratiği.

DDP: Ben pek rüya görmüyorum ne yazık ki. Çok nadir oluyor ve gördüğümde genellikle kâbus görüyorum. Daha çok bir şeyleri gerçekleştirmekle, kendi rüyalarımı yaratmakla ilgileniyorum. Gerçekleştirmek istediğim şeyleri düşünüp onları gerçek kılmaya çalışmak… Genellikle üzerinde çalıştığım şey bu.

Şu anda sahip olduğumuz bu yuva da bu sihrin, bu manifestasyonun bir getirisi. İkimiz de bir şeyleri gerçekleştirmek, onları zihnimizde canlandırmak üzerine çalıştık. Ne ilginçtir ki neticede tam olarak zihnimizde canlandırdığımız yuvaya sahip olduk.

Müziğimizle, sözlerimizle ve şarkılarımızla da aynısını yapmaya çalışıyoruz. Önemli olduğunu düşündüğümüz bazı şeyleri gerçekleştirmeye çalışıyoruz. İyilik yaratmak, sevgi yaratmak, huzur yaratmak, pozitiflik yaratmak…

Böylece müziğimizi dinleyen insanlar bunların içinde sarılıp sarmalanabilir ve belki de bu hâlin, hayatlarının onlara nasıl davrandığı üzerinde bir etkisi olabilir.

hackedepicciotto’nun Bandcamp profiline şuradan göz atabilirsiniz.