Bir Blind Guardian Destanı: Legacy of the Dark Lands

Son güncelleme:

(You can read the English version here.)

Blind Guardian’ın yirmi üç yıldır üzerinde çalıştığı “orkestra projesi” Legacy of the Dark Lands geçtiğimiz cuma günü dinleyicileriyle buluştu. Bu yirmi üç yılda Blind Guardian beş stüdyo albümü, iki konser albümü, bir konser DVD’si yayınladı ve sayısız konser verdi. Orkestra albümünün 2000’li yılların başında yayınlanması planlanıyordu ama grup metal albümlerine yoğunlaştığı için bu proje sürekli ertelendi. 2010 yılından itibaren At the Edge of Time ve Beyond the Red Mirror’ın kayıtları için Prag Filarmoni Orkestrası’yla çalışmaları orkestra albümü için de epey bir ilerleme kaydetmelerini sağladı. Ve sonunda uzun süren bekleyiş nihayete erdi. 

Blind Guardian Twilight Orchestra adıyla yayınlanan ve grubun bir yan proje olarak gördüğü Legacy of the Dark Lands tam anlamıyla bir metal albümü değil. Gitar kullanılmadan, sadece filarmoni orkestrası eşliğinde Hansi Kürsch’ün vokallerinden oluşan şarkılar ve bu şarkıların arasına serpilen anlatılardan oluşan çok özel ve metal dünyası için ilk niteliğinde bir konsept albümü. Bir metal albümünden çok bir klasik müzik albümü, film müziği ve hatta bir operaya yakın. 

Albümün bütün müzikleri André Olbrich ve Hansi Kürsch tarafından yazıldı. Orkestrasyonu, grubun yıllardır birlikte çalıştığı Matthias Ulmer tarafından yapıldı. Albümün konseptini oluşturan hikaye Hansi Kürsch ve ünlü Alman fantezi kitapları yazarı Markus Heitz tarafından, yazarın Die Dunklen Lande (The Dark Lands) adlı romanının devamını oluşturacak şekilde yazıldı. Şarkıların arasında kullanılan anlatı kesitleri grubun efsanevi albümü Nightfall in Middle-Earth’den aşina olduğumuz isimlerin aralarında bulunduğu sanatçılar tarafından seslendirildi.

Hayranlarının bildiği üzere, Blind Guardian’ın en ayırt edici özelliklerinden biri hikaye anlatma konusundaki yetenekleri. Daha öncesinde birçok kitap ve film üzerine birbirinden güzel şarkılar yaptılar. Bunun doruk noktası J.R.R. Tolkien’in ünlü eseri Silmarillion’daki Noldor halkına değinen öykülerden oluşan 1998 tarihli Nightfall in Middle-Earth albümü olmuştu. Nightfall in Middle-Earth‘de de grup, şarkıların arasına yerleştirilen konuşma ya da şiirimsi geçişlerle hikayeyi bir bütün haline getiriyordu. Hansi Kürsch sonunda bu işi tamamen kendi ellerine alıp kendi hikayelerini yazmaya başladı. 2015 tarihli Beyond the Red Mirror, grubun 1995 tarihli Imaginations from the Other Side albümünde kullandığı bir temanın devamı niteliğinde yazılmış bir konsept albümüydü. O nedenle destansı konsept albümler Blind Guardian hayranlarının pek yabancı olmadığı bir şey. 

Legacy of the Dark Lands, 1618-1648 arasında gerçekleşen Otuz Yıl Savaşı’nı fantastik bir kurgu içinde ele alan bir albüm. Hikayenin baş kahramanı, Nicolas, kardeşleri tarafından lanetlenerek dünyaya gönderildikten sonra kendini hafızasını yitirmiş bir halde savaşın orta yerinde bulan bir paralı asker. Aynı zamanda Mahşerin İlk Atlısı. Albüm ilerledikçe Nicolas’ın asıl kimliğini bulup, savaş, kıtlık ve ölümü temsil eden diğer üç atlıya engel olup kıyameti, yani insanlığın düşüşünü önlemeye çalışmasına tanıklık ediyoruz. Kısacası Heitz ve Kürsch tarihsel bir olguyu doğaüstü bir anlatıya dönüştürüyorlar.

Otuz Yıl Savaşı’nın kıyamet metaforuyla sunulmasının çok yerinde bir fikir olduğunu düşünüyorum. Bu savaş, sebep olduğu kıtlık ve tifüs ve veba gibi hastalıklarla birlikte korkunç bir kıyıma dönüştü. Savaş boyunca sekiz milyon civarında insanın öldüğü ve Orta Avrupa’nın bazı bölgelerinde nüfusun neredeyse yarıya düştüğüne dair tahminler var. Tarımsal mahsullerin azalmasıyla artan kıtlık yüzünden salgın hastalıklara karşı direnemeyen sayısız insanın ölümünü açıklayacak bilimsel olgulardan yoksun olan Erken Modern Avrupa toplumu, olan biten her şeyi doğaüstü güçlere yorunca büyük bir cadı avı ortaya çıktı. Binlerce insan cadılıkla suçlanarak eşi benzeri görülmemiş işkencelere maruz kalıp yakıldı. Hem Markus Heitz’ın kitabında hem de albümde bütün bu vahşet fantastik bir kurguyla anlatılırken bir yandan da tarihsel olgulara birçok atıf var. Örneğin albümün ilk single’ı “Point of No Return”de “Düşünüyorum öyleyse varım, sizi aydınlatacağım” dizelerinde Descartes ve Aydınlanma Çağı‘na yapılan atıf; ve albümün farklı noktalarında Bilimsel Devrim’e (albümdeki yan karakterlerden biri Johannes Kepler) ve özgür iradeye yapılan vurgu gibi… Ayrıca bir tarihçi olarak Markus Heitz’ın kitabında her bölümün sonunda farklı birincil kaynaklardan alıntılara yer vermesini çok beğendim. Albümün geneline yayılan savaş karşıtı tutum da takdirimi kazanan noktalardan biri. “War Feeds War” (“Savaş Savaşı Besler” adı bile çok şey anlatıyor)  adlı şarkıdaki “Bu acı sonsuz, bu dünya çıldırmış / Bu savaş, imanla nefret el ele yürüdüğünden beri savaşlardan besleniyor” dizelerinde Otuz Yıl Savaşı’nın bir mezhep savaşı olarak ortaya çıkmasına gönderme yapılırken, albümün son şarkısı olan “Beyond the Wall”da “Savaş kazanıldı ama barış gelecek mi?” sorusu üzerinden bir bakıma “savaşın kazananı yoktur” sonucuna varılıyor. Savaşı öven bazı metal gruplarının aksine Blind Guardian bir kez daha, felsefeden, tarihten ve mitolojiden beslenmeyi ve satır aralarında dinleyicilerine önemli mesajlar vermeyi tercih etmiş. 

Gelelim albümün müzikal boyutuna… 23 yıl gibi uzun bir mazisi olan bir albüm söz konusu olunca beklentiler süreyle doğru orantılı olarak arttı elbette. En azından kendi adıma konuşacak olursam, özellikle albümden iki single’ın ve tanıtım videolarının yayınlanmasıyla birlikte beklentilerim epey yükselmişti. Beklenti ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığına uğrama ihtimali de yüksek oluyor. Ama Legacy of the Dark Lands beni daha ilk dinleyişimde kendine hayran bıraktı ve aradan geçen bir haftada daha çok içine çekti. Bu albümün, André Olbrich ve Hansi Kürsch’ün yarattığı en dahiyane çalışma olduğunu düşünüyorum. Bir heavy metal grubunun yalnızca orkestrayla kaydedilmek üzere bir albüm yaratmış olması bile başlı başına takdir edilesi bir gayret. Albümdeki her şarkıdan, her anlatı kesitinden ne kadar özenle hazırlandığı, nasıl bir titizlik eseri olduğu anlaşılıyor. Birkaç kez dinleyip ezberleyebileceğiniz bir albüm değil. Her dinleyişinizde daha önce fark etmediğiniz bir şeyler bulup şaşıracağınız bir albüm… Her şarkı başlı başına bir duygu deryasında dinleyici sığlıklardan alıp devasa dalgalar üzerinde okyanusların derinliklere sürüklüyor. Başınıza ne geleceğini kestirmeniz mümkün değil. Belli belirsiz ya da hiç var olmayan nakaratları, bildiğiniz şarkı kalıplarına oturtamayacağınız yapılarıyla sessiz sakin bir çayırda yürüdüğünüzü sandığınız anda sizi dağların doruklarına çıkarıp hiç ummadığınız anda uçurumlardan yuvarlayıp cehennemin derinliklerine indiriyor. Bu duygu selinde orkestranın ve devasa koroların olduğu kadar, hatta belki daha çok, Hansi Kürsch’ün insanüstü vokallerinin de büyük payı var. Şarkıların bazı anlarında Kürsch’ün sesi orkestranın görkeminin bile önüne geçiyor. Özellikle “In the Underworld”, “In the Red Dwarf’s Tower” ve Leonard Cohen tarzı girişiyle “Beyond the Wall” adlı şarkılarda sesinin ne kadar yüksek notalara çıkabildiğini ve nasıl geniş bir aralığa sahip olduğunu duyduğunuzda hayranlık duymaktan başka yapacağınız bir şey kalmıyor. Hiç tereddüt etmeden bu albümde Kürsch’ün vokallerinin daha önceki albümlerinden çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Sadece bir metal vokalisti olarak geldiği seviye değil, aynı zamanda sesini artistik bir şekilde kullanmadaki yeteneği de bu albümde doruk noktasına ulaşmış durumda. Şarkılarda farklı karakterlerin ağzından konuşurken o karakterlere bürünüyor adeta. Bu başarıda Kürsch’ün sadece yetenekli bir vokalist olmasının değil, yaptığı işi çok ciddiye alan bir müzisyen olarak aldığı vokal dersleri ve çalışkanlığının da büyük bir payı var. Bu noktada André Olbrich’in de ne kadar yetenekli, çalışkan ve titiz bir müzisyen olduğunun altını çizmek istiyorum. Yakınlarda verdiği bir röportajda “Beyond the Wall”u nasıl yazdığını şöyle anlatıyor: “Benim için en zorlayıcı şarkı ‘Beyond the Wall’ oldu. Neredeyse bütün şarkıları bitirmiştik ki Hansi görkemli bir kapanışa ihtiyacımız olduğunu söyledi. Hiçbir şarkının büyük final için uygun olmadığını söyledi. Ben de uzun yıllar boyunca öğrendiğim her şeyi kullanarak bir şarkı bestelemeye başladım: Sakin başlayan ve sonunda bir doruk noktasına doğru ilerleyen bir şey… Ve bunu başardım; benden istenen şeyi yapabildim. … Hansi ve diğer herkes albüm için mükemmel bir son olduğunu söylediğine göre bir besteci olarak iyi bir iş çıkardım sanırım. Bunca yıldır bu kadar çok şey öğrendiğim ve bunu başarabildiğim için memnunum.”  

Blind Guardian otuz beş yıllık tarihi boyunca kendisini hiç tekrarlamadı. Hep yeninin peşinden koştu. Sadece metalden değil birçok farklı türden beslenmeyi bildi. Ve Legacy of the Dark Lands bu açık fikirlilik ve yaratıcılığın en tepe noktası oldu: Bir heavy metal grubunun yarattığı bir orkestra albümü. Legacy of the Dark Lands kategorilere sığmayan büyüleyici bir sanat eseri. Kategorize edilmesi zor olan diğer her şey gibi hak ettiği takdiri görmesi biraz zaman alacak.

Kapak fotoğrafı: Dirk Behlau